Çevreci Hikayeler

BİR KARDELEN MASALI…

 Bir varmış bir yokmuş, uzak ülkelerin birinde, dağların doruklarında güzeller güzeli Dağ Fulyası yaşarmış.

Baharın ilk belirtileriyle uzun kar uykusundan uyanır, 

güneş sıcaklığını iyice hissettirmeye başladığı günlerde tomurcuklanır, yaz boyunca da çiçekleriyle çevresine binbir 

renk saçar, kokusu ile, güzelliği ile, güzelliğinden çok o 

mahcup saf duruşu ile herkesi kendine hayran bırakırmış. 


Doğa ananın da en sevgili yavrusu, her şeylerden sakınıp 

gözettiği en nadide çiçeği imiş bu Dağ Fulyası. En yakın 

arkadaşı Nergis’le sıcak yaz günleri boyunca gülüşürler, 

oynaşırlar, bütün doğayı neşeyle donatırlarmış. Fulyacık 

Nergis’ini çok sever bir dediğini iki etmezmiş. Elinden 

gelse tüm dünyasını Nergis’le paylaşmak istermiş. 


Nergis’te çok güzelmiş ama Fulya’nın saflığına karşı son derece 

kurnaz, işveli, cilveli, bir kızmış. Fulya’yı çok sever, onunla 

arkadaşlığını sürdürmek için kendini ona benzetmeye çalışır,

ama içten içe de Fulya’nın herkes tarafından sevilmesine 

tahammül edemez, herkes kendini daha çok sevsin istermiş. 

Fulya’nın tüm çiçekleri sabırla dinleyip, hepsine yardım etmek istemesine, herkese çözüm getirmeye çalışmasına hayret edermiş. 

Çünkü, Nergis çiçek için doğadaki en önemli şey kendisiymiş, 

kendi duyguları kendi düşünceleri, herkesin, her şeyin üstünde 

imiş. Fakat Fulya’ya özel bir değer verir, onun hayranı olduğu 

saflığını korumak için olası tüm kötülüklerden sakınmak istermiş. 


Fulya ise hep tebessümle karşılarmış Nergis’i zira, Doğa 

annesinin de aynı koruyucu kollayıcı davranışlarına alışık 

olduğu için Nergis’e ayrıca çok güvenir, inanırmış. 

Bu arada aşağılarda, dağların, vadilerin ötesindeki

ovalarda ise Bahar Rüzgârı yaşarmış…


Bu rüzgârın en sevdiği iş, ovanın tüm çiçeklerine gezip 

gördüğü yerleri anlatarak onlara yeni heyecanlar, yeni 

ufuklar göstermek ve onların hayranlığını, sevgisini

kazanmakmış. Birbirinden değişik ilginç öykülerle 

çiçeklerin gönlünü çelip en masum görüntüsünü takınır

en hoş sesiyle onlara birbirinden güzel şarkılar söyler,

onları eğlendirirmiş. Çiçekler kendilerinden geçip, hayranlıkla

onu dinlerken, o fark ettirmeden çiçekleri tozlarını alıp

koynunda gizlediği kutusuna atarmış. 


Bahar Rüzgârı, bu çiçek tozlarını karıştırıp bir gün kendine en 

güzel kokulu, en güzel renkli çiçeğini oluşturacağını hayal eder

yüreği bu hoş beklentiyle çarparmış. Fakat aldığı her çiçek 

tozundan sonra yine bir eksiklik hissedip daha güzel, daha ışıltılı,

binbir renkli, çok daha güzel kokulu çiçekler aramaya çıkarmış. 

Rüzgâr, bir gün yine bu amaçla ovadan ayrılıp vadiye doğru yola 

çıkmış. Vadiye geldiğinde birden çok farklı bir çiçek kokusu 

hissetmiş, etrafına bakınmış ama görememiş. Çünkü koku

yukarılardan geliyormuş. Başını kaldırıp dağa doğru bakmış. 

Tepelere yaklaştıkça kokular daha da yoğunlaşırken içlerinden 

ayırt edici bir koku tatlı tatlı başını döndürüyor, onu daha 

yukarılara çekiyormuş. Sonunda onu görmüş. İlk önce 

heyecandan yanına yaklaşamayıp uzaktan seyre dalmış. 


Fulya çiçek olacaklardan habersiz pervasızca çevresindeki 

arkadaşlarıyla şakalaşıyor, çocuklar gibi neşeli kahkahalar 

atıyor, gülerken gözlerinin içi gülüyormuş. Rüzgâr nasıl olup 

da bugüne kadar çevresine eşsiz ışıltılar saçan bu çiçeğin 

varlığından habersiz yaşadığına hayret etmiş. Hemen harekete 

geçmeye karar verip hafif hafif Fulya’nın etrafında esmeye

başlamış. Bir yandan da bildiği en güzel şarkıları söylüyormuş. 

Fulya bu beklenmedik hoş esintiyi heyecanla karşılamış, kendine 

yeni ve çok farklı bir arkadaş edineceğini hissetmiş. Çünkü 

arkadaşı Dağ Rüzgârının keskin esintisine karşı Bahar Rüzgârı 

tatlı bir meltem edasıyla yapraklarını okşuyor, yıpratmadan 

dinlendiriyormuş. Güzeller güzeli çiçek, rüzgârın coşkulu, tutkulu 

heyecanlı sesini büyük bir hoşnutlukla dinlemeye koyulmuş…

Rüzgar, Fulya’ya ovadaki güzellikleri, gezip gördüğü yerlerde

duyup işittiği ve yaşadığı ilginç hikayelerini anlatırken

onun da başını döndürüp çiçek tozlarını alacağı anı hayal

ediyor ve yüreği bu anın heyecanı ile deli gibi çarpıyormuş. 

Fakat kendindeki bu yeni duygulara kendi de şaşırıyor, 

Fulya çiçeğin tüm dünyasını merak ediyor, daha yakından

tanımak için çırpınıyormuş. Bu nedenle çiçek tozlarını almak 

için biraz daha sabredip Fulya ile arkadaş olmaya karar vermiş. 


Rüzgâr, Fulya çiçeğin dünyasına girdikçe hayranlığı daha da

büyümüş, onunla konuşmak, onun fikirlerini duymak, kendini dinlerken hüzünlü hikayelerde hemen buğulanıveren gözlerine 

dalıp gitmek, neşeli hikayelerde kahkahalarına karşılık 

vermek Rüzgarda tutkuya dönüşmüş. 

Fulya’nın kokusu renklerindeki saflık, konuşmalarında

kendini hissettiren bilgeliğini, çocuksu ifade tarzı, hele

sesindeki o içine işleyen ince tını bugüne kadar hiçbir çiçekte rastlayamadığı özelliklermiş. Fulya ise dinlediği o harika hikayelerle, kendini dünyanın her yerine götürdüğüne inandığı

bu yeni arkadaşı yüzünden tüm arkadaşlarını ihmal etmeye başlamış. Zamanını hep Rüzgarla beraber geçirmek istiyormuş.

Zira Rüzgâr öyle güzel konuşuyor ve o kadar çok şey biliyormuş 

ki, Fulya’nın dünyası yepyeni renklerle bezeniyormuş. 

Günler geceler boyu birlikte konuşmuşlar, gülmüşler, 

ağlamışlar. Bahar Rüzgârı Fulya’nın bütün güvenini kazanmış. Fulya bu arada Nergis’i ihmal etmemeye çalışıyor ona da 

rüzgâr’ın anlattıklarını anlatıyor ve ikisini tanıştırırsa birlikte 

harika bir dünya kuracaklarını çok eğleneceklerini söylüyormuş. Nergis, Fulya’yı ilk kez bu kadar heyecanlı görüyor ve onu

bu kadar etkileyen birini çok merak ediyormuş. 


Rüzgâr ise çiçek tozlarını aldığı takdirde Fulya’nın

arkadaşlığını kaybedeceğini bildiğinden bu çok istediği, 

beklediği anı sürekli erteliyormuş. Fakat aklında da

tozlaşma yoluyla vesile olacağı o muhteşem çiçek olduğundan dağdaki diğer 

çiçeklerle arkadaşlık kurup, onlara da aynı hikayeleri, aynı 

şarkıları anlatarak başlarını döndürüyor ve çiçek tozlarını

alıp saklıyormuş. Bir gün Fulya, Rüzgâr’ın tüm yaptıklarını görmüş. Fakat çiçek tozlarını saklamasını anlayamamış. 

Zira çiçek tozları, çiçekler için hayati önem taşıyormuş.


Tüm çiçek arkadaşlarının ertesi baharlarda yeniden canlanıp gün 

ışığına kavuşmaları için bu tozların yeniden toprağa düşmesi

gerekiyormuş. Oysa rüzgâr onları kendine saklayarak çiçeklerin 

ömürlerini sona erdiriyormuş. Fulya çok üzülmüş, onun derin 

düşünceli hali Doğa annesini de endişelendirmiş. Bu arada Fulya, 

istemeyerek Bahar Rüzgârı’nı Nergis’le de tanıştırmış. Ama Nergis’in

çok akıllı olduğunu ve Rüzgâr’ın büyüsüne kapılmayacağını 

düşünüyormuş. Oysa Rüzgâr, Nergis’in ışıltılı renklerini öyle bir 

övgülerle anlatmaya başlamış ki.. Hele Rüzgâr’ın şarkılarında ki,

o heyecanlı sesi duyunca Nergis de tüm diğer çiçekler gibi 

büyülenmiş ve çiçek tozlarının gittiğinin farkına bile varmamış. 


Fulya büyük bir korku ve üzüntü ile olanları izliyormuş.

Hemen evine dönüp Rüzgâr’a, evinin tüm kapı ve 

pencerelerini sıkı sıkıya kapatmış. Rüzgâr, Fulya’nın olanları gördüğünden habersiz, kendinden emin bir şekilde büyük 

bir kibir ve iki yüzlülükle Fulya’nın evinin önüne gelmiş. Her zamanki gibi Ona ne eşsiz bir çiçek olduğunu, kokusuyla onu büyülediğini, çok uzaklardan bu koku ile kendisini çekip

getirdiğini en etkileyici sesi ile söylemeye başlamış. 


Fulya çok büyük üzüntüler içinde perdenin arkasından sessizce Rüzgâr’ın anlattıklarını dinliyormuş. Rüzgâr, kapıların 

açılmayışına anlam verememiş. Tekrar Fulya’ya ne kadar 

çok değer verdiğini söyleyip en hüzünlü sesiyle ona şarkılar söylemeye devam etmiş. Fulya, gözyaşları içinde kapılarını 

açmadan Rüzgara her şeyi gördüğünü ve yaptıklarını çok 

yanlış bulduğunu, çiçeklerin yaşamlarının sürekliliği için

o tozlara ihtiyacı varken kendisinin büyük bir duyarsızlıkla,

her şeyi önceden planlayarak tozları çaldığını söylemiş. 


Rüzgâr, Fulya’nın tepkisini çocukça ve anlamsız bulmuş. 

O tozlara kendi mükemmel çiçeğini oluşturmak için ihtiyacı olduğunu Fulya’ya anlatmaya çalışmış ama Fulya onun yaptıklarını asla anlayamayarak bencillikle suçlayınca

büyük bir kızgınlıkla oradan uzaklaşmış. Nergis ise 

olanlardan habersiz Rüzgârla arkadaşlığına devam 

ediyormuş. Rüzgâr kendi mükemmel çiçeği için sakladığı

tozları arasında Fulya’nın eksikliğini içinde duyarak, 

kutusunu açmış, bir daha ki bahara kendi muhteşem

çiçeğini oluşturmak amacıyla çiçek tozlarını toprağa

serpmek istediğinde birde ne görsün tozların hepsi 

kutunun içinde günlerce havasız kalmaktan 

bozulup küflenmemiş mi? 


Rüzgâr, her çiçek tozunun kendi doğal ortamı içinde sadece 

ait olduğu çiçek olarak yaşayabileceğini çok geç anlamış. 

Yine de büyük bir kibirle doğanın kanunlarına karşı geldiğini binlerce çiçeğe sonbaharı yaşattığını görmezden geliyor,

diğer yandan içinde Fulya’nın yokluğundan kaynaklanan

büyük bir boşlukla tüm hedef ve amaçları 

tükenmiş bir şekilde avare esip duruyormuş…


Fulya, gördüklerine yaşadıklarına dayanamıyor büyük acılar çekiyormuş. Hele bir dahaki baharda hiçbir arkadaşının olamayacağını düşündükçe, Nergis’inin bile Rüzgâra 

kapılıp gittiğini görmek, onu kaybettiğini bilmek Fulya’nın 

büyük üzüntülerle hastalanmasına neden olmuş. 

O incecik zarif boynu bükülmüş, günden güne sararıp

solmuş. Doğa anne üzüntüsünden ne yapacağını bilemiyor 

en değerli yavrusunun gözünün önünde eriyip gitmesini, 

hastalıktan ölecek hale gelmesini önleyecek çareler arıyormuş. 

En sonunda aklına çok güzel bir fikir gelmiş. Hemen Dağ Fulyası’nın yanına gelerek, onun vaktinden çok 

önce uyumaya başlaması gerektiğini söylemiş. 


Fulya çiçek derin üzüntülerle minicik yüreği çok yorgun olduğundan henüz daha bahar aylarında olmasına rağmen 

annesinin kollarında kolayca uyumuş.. Günler haftalar aylar boyunca hiç uyanmamış.. Böylece tüm yaz ve sonbahar aylarını uykuda geçiren Fulya bir gün kulağında Doğa annesinin 

tatlı mırıltılarını duyarak gözlerini açmış. Yüreğinin nedenini

henüz bilemediği büyük bir huzur ve mutluluk ile dolu 

olduğunu hissediyormuş. Gördüklerini anlamaya çalışıyor,

muazzam bir beyazlığın ortasında gözleri kamaşıyormuş.


Adeta tüm evren, bu güzel ve cesur çiçeğin yüreğini huzurla doldurmak istercesine büyük bir sessizlik içindeymiş. Karların Prensi ise büyük bir şaşkınlıkla kardan pelerinin altından 

adeta yüreğini delip çıkan bu çiçek karşısında nefesi tutulmuş, gözlerine inanamayarak bu güzel çiçeğin yaşama yeniden gülümsemesini izliyormuş. Hayatında ilk kez böylesine

güzel bir çiçekle karşılaşmış. Zaten zavallıcık hayatı boyunca

hiç çiçek bile göremiyormuş ki, kış boyunca doğadaki 

tüm canlılar kış uykusuna yatar, her yer derin bir sessizliğe gömülürmüş. Fulya da doğaya böylesine muazzam 

güzellikler veren ve büyük bir huzur içinde uyumasını

sağlayan karlar prensine mutlulukla gülümsüyormuş.


Tüm ruhu ve incecik zarif gövdesi ile sadece karlar prensine yönelmiş, gözleri sadece onu görsün, yüreği sadece on duysun istemiş. İşte; o günden beri tüm doğa, Dağ Fulyasına

KARDELEN demeye başlamış. Zira, karları delip yeryüzüne çıkabilen tek çiçek Kardelen olmuş. Karların ve Karlar

Prensi’nin tek çiçeği … Kardelenle Karlar prensi birbirlerine

hiç beklemedikleri bir anda kavuşmanın sevinci ile 

sonsuza dek büyük bir mutlulukla yaşamışlar…

Servet ÖZKÖK

 

İnsanlığa sesleniş..

“   Benim de bir hikayem var elbette! Dünyadaki tüm varlıklar gibi.   … Ben dünya ya  geldiğimde, çok ama çok kalabalık bir ailem vardı…

   Biraz daha kalabilmem için izin verirseniz, tüm ailemi  ve yaşadıklarımızı anlatabilirim size… Önce büyükannemden söz etmek isterim. Sevgili ve çok değerli büyükannem.Benim büyükannemin ismi tabiat ana. Evet evet! Tabiat ana…Büyükannem çok yaşlı ve bilgili…Neler neler yaşamış. Çok hem de çok tecrübeli…Üzülüp kederlendiğimizde, başımız sıkıştığında hemen büyükannemiz tabiat ananın etekleri etrafına toplanırız…

   Babam okyanus. Annem yağmur bulutu…Benim ismim su damlası. Tüm yağmur damlacıkları da benim kardeşlerim…Ve rehberimiz sevgili rüzgar da; biz yağmur damlacıklarının yolunu belirler. Nereye gitmemiz nerede yağmamız gerekir hep rüzgar yol gösterir bize…

   Tüm akarsular, göller, denizler, ormanlar, dağlar bizim büyük akrabalarımız. Kuşlar, kelebekler, böcekler, çiçekler, balıklar da; büyükannemin torunu olurlar…

   … Biz yüzyıllar boyu hep birlikte yaşadık  durduk; dünya denen bu gezegende…  Sağlıklı, mutlu, huzurlu ve güvenli bir ihtiyar olan büyükannem, bir gün sizlerle tanıştırdı bizi… Sizin “insan” olduğunuzu söyledi hepimize. Ve kulağımıza yavaşça “ Aman ha!…Dikkatli olun. Çok çok dikkatli olun!…Bunlar diğer akrabalarımıza benzemezler. Aman ha!…” diye fısıldadı…

Başlangıçta, hiç de korktuğumuz gibi değildiniz. Öylesine sevgi doluydu ki yüreğiniz…Kendine yetebilen, saygılı, akıllı, güvenilir; sımsıcak ve sevgi yüklü canlılardınız her biriniz… Ve el ele verip tüm dünyanın çevresini sarmıştınız sevgiyle…Kendi yaptığınız ekmeği paylaşıp, suyunuzu birlikte yudumlardınız kardeşçe… Sınırlarınızı kollarınızla çizerdiniz ama; hep sevgiyle sarardı kollarınız bir birinizi…Sonra bir gün ne olduysa sınır bildiğiniz kollarınızı kapatıverdiniz kendinize doğru. Ardından, ne olduğunu anlayamadığınız bir güç oluştu; karışıverdi aranıza, kalleşçe!… O da ne öyle! Yavaş yavaş, el ele sevgiyle tutuşmuş tüm insanların arasında bir itiş kakış başladı. Bir kavga, bir kıyamet! Herkes sadece kendi karnını doyurmaya başladı; bölüşmedi ekmeğini, suyunu.  Komşusunun elindeki ekmeğe, içtiği suya ve soluduğu havaya göz dikti. Onu kandırıp, elindekileri  alıp gitti…Bu kandırmaca oyununu oynamak pek çoklarının hoşuna gitti; onlar da aynısını yaptılar kendisinden küçük olanlara… Kapışmalar sürdükçe, korunmak amacıyla; sadece korunmak amacıyla! silahı buldular, sevindiler. Ama bir süre sonra karşılıklı büyük savaşlar yaşadılar uzun uzun. Buldukları silahlarla savaşırken, büyükannem tabiat ananın canını acıttılar, hem de çoook!…Savaşlara ara verdiklerinde, rahatlarını düşündüler yalnızca. Keyif düşkünü ve bencil oldular. Tek parmaklarını oynatarak, yorulmadan çabuk ve çok iş yapmak istediler makinelerle… Ve başardılar da. Kimi “teknoloji” kimi “çağdaşlık” dediler bunun adına…

   Silahlarla savaş bir yandan; teknolojiyi olumsuz kullanmanın zararları diğer yandan, zavallı büyükannemin canını çok acıttılar çoook! Hırpaladılar hoyratça ve acımasızca. Sabrını taşırdılar, o sevgi yüklü, sabırlı, olgun ve güven yüklü büyükannemin…Bu arada, elbette ki bizler de çok hırpalandık, yıprandık, incindik, üzüldük. Bencil, sorumsuz, hoyratça davranıp bizleri ve tüm akrabalarımızı yavaş yavaş bitirip tüketmeye çalıştılar. Bizler de, tabiat ananın etrafında toplanarak dertlerimizi, acılarımızı anlatıp; üzüntümüzü paylaştık.

   …Ve artık kendimizi korumaya karar verdik. Denizler; var gücüyle kendini temizlemek için uğraştı ama siz  insanlar , bıkıp usanmadan en pis sularınızı, yağlarınızı, çöplerinizi attınız masmavi koynuna… Ormanlar; sımsıkı sarıldı toprağın bedenine ama siz insanlar, betonların altına gömdünüz her bir ağacını, fidanını, yeşilini onca ormanın… Ciğerlerinize çektiğiniz havayı solunamaz hale getirdiniz. Zehirli gazlar ürettiniz. Dünyayı saran atmosferi kirletip ozon tabakasını delmeyi başardınız! Çocuklarınız nasıl nefes alacak hiç düşünmediniz hiç!… Bencil, sorumsuz, hoyratça davranıp bizleri ve tüm akrabalarımızı tüketmeye başladınız. Hepimiz çaresizdik. Büyükannem zaman zaman öfkeyle kükreyip gücünü göstermeye çalıştı; ama hiç duymadınız sesini. Anlamadınız haykırışlarını; sadece ve sadece kendinizi düşünüp durdunuz…

   Ve bu gün, evet bu gün hala farkına varamadınız tabiat anaya yaptıklarınızın yazık!…Yazık!…

   Siz önce sevgileri tükettiniz!… Hoşgörüyü bitirdiniz!… Saygıyı kaldırdınız!… Rüzgarları dindirdiniz!… Kardeşlerimi küstürüp yağmurları dindirdiniz!…Ve tabiat anayı çoook öfkelendirdiniz!… Siz, çocuklarınızın, torunlarınızın, insanlığın geleceğini; kendi çabalarınızla, gayretinizle yok ettiniz!… Yarınları düşünmediniz!… Çareleri tükettiniz!… Siz insanlar, kendinize en büyük kötülüğü kendiniz ettiniz…

                                                                                                         (imza)

                                                                                             Küskün yağmur damlası…
Emel Aygören Şen

http://www.naturalhaber.com/yazar.asp?yaziID=3747

****

Hayvanlar Mahkemesi

Sabaha bir saat kalmis, neredeyse gün isiyacak. Elimde kalem, önümde kagit, gözlerim kapaniyor, basim gögsüme düsüyor.
 Bir duman icinde kaliyorum. Sonra kendimi bir ormanda buluyorum.
Birkac geyik,
–    Insan, insaaaan… Kosun kardesler, burada bir insan var!.. diye bagiriyor.
      Ormanin icinden, her agacin arkasindan bir hayvan cikiyor. Bir cift ayi üstüme yürüyor.
      Ana ayi,
–    Iste, iste… diye bagiriyor, yavrularimi kursunla vuran bu alcak!…
Bir koc, boynuzlamak icin geriliyor. Iri kazlar tislayarak bana kosuyorlar. Arkama dönüp kaciyorum. Ormanin icine daliyorum. Bütün hayvanlar arkamdan bagrisarak kosuyorlar.
–    Tutun… Yakalayin… Insan kaciyor, yakalayin…
      Ama onlar benden hizli kosuyorlar. Soluk soluga yasli bir mese agacinin dibine
düsüyorum. Mese, dallarini bana kamci gibi vurarak, arkamdan kosan hayvanlara bagiriyor,
–    Kosun hayvan kardesler, kosun!… Insan denilen alcak  iste burada. Kosunda sunun
isini bitirin. Bu alcaktan ben de cok cektim. Baltayi eline alir, benim soyumu sopumuda keser. Gelin burada!..
      Basima üsüsen hayvanlar beni yakaliyorlar. Iki kurt beni aralarina alip sürükleye
sürükleye götürüyor. Öteki hayvanlar da arkamizdan hincla bagirarak geliyorlar. Ormanin icinden bir alana ciktik.
–    Mahkeme kurulsun!.. diye bir ses yükseldi.
      Beni getiren kurtlara,
–    Beni yiyecek misiniz? diye sordum.
      Kurtlar,
–    Kanunda sucunun cezasi neyse, o olacak!.. dedi.
–    Ormanda kanun olur mu? diye sordum.
–    Heryerin kendine göre kanunu var, dedi. Simdi hayvanlar kanunu kurulup cezan
verilecek.
      Alanin ortasina kütüklerden bir kürsü kurdular. Sanik yerini de yaptilar. Alan, bir mahkeme salonu oldu.
      Kürsüdeki jüri kart bir öküzdü. Üyeler de, besili bir katir, gözlüklü bir fil, bir de uzun  biyikli bir devekusu. Savci yerinde bir papagan vardi. Pireden deveye kadar bütün hayvanlar da dinleyici yerlerini doldurmustu. Zabit katiplerinini sisman bir inekle, bir bildircin yapiyordu. Mübasirlik isni gören horoz ötmeye basladi.
–    Adem Aleyhisselm oglu insanoglu insaaaan…
      Sesimi cikarmayinca,
–    Adem Aleyhisselam oglu konusan hayvaaan!.. diye bagirdi.
      Üstüme alinmadigim icin hic orali olmadim. Beni getiren kurtlardan biri kolomu dürttü,
–    Hadi yürüsene!..
      Gösterilen sanik yerini aldim. Dinleyici hayvanlardan kükreme, havlama, hirlama,
kisneme, ötme, miyavlama sesleri ugultu ugultu göklere yükseliyordu.
      Jüri baskani, arka ayaginin nalini üc kez kürsüye vurarak, gürültü yapan hayvanlari susturdu. Daktilo bildircina,
–    Yaz kizim, dedi, insan olmak ve insanca davranmak suclarindan sanik Adem
      Aleyhisselam oglu konusan hayvan mahkeme solonuna alindi. Sorgusu basaldi.
      Sonra adimi, sanimi, isimi, gücümümü sordu. Papagan ayaga kalkti. Gagasini,
kanadina sümkürdü. Iki kere öksürüp bogazini temizledikten sonra iddianamesini okumaya basladi:
–    Sanik konusan hayvanin, yapilan bu kadar ihtar verilen gözdaglarini hice sayarak,
ormnan kanunlarinin bütün maddelerini cignemek suretiyle insan kalmakta direnmesi sonunda, kralimiz aslan tarafindan kendisinin orman kanunu cercevesi icinde param parca edilerek yenilmesine emredildigenden, sucu ötedenberi bilinmekte olan sanigin parcalanma cezasina carptitrilmasini diliyorum.
      Öküz, sagindaki katir, solundaki fille fisildasdiktan sonra bana.
–    Savcinin iddianamesini dinledin. Bir diyecegin var mi? diye sordu.
–    Yüksek jüri amkamini isgal eden sayin öküz, sayin fil, saygideger katir ve pek
saygin devekusu da bilirki papagan ancak kendisine ögretilen sözleri ezberler, anlamadan tekrarlar. Bütün bu sözleri, sayin papaganin kraliniz aslandan ögrenmis oldugu muhakkaktir. Bundan ötürü…
      Sözümü bitirmeden dinleyici hayvanlar.
–    Su assagilik insani daha söyletiyormusunuz. Birakin parcalayalim, parcalayalim…
diye bagrismaya basladilar.
Jüri baskani, ayaginin nalini kürsüye vurarak gürültüyü durdurdu.
–    Oybirligiyle yargilanmanin gizli yapilmasina karar verildi, dedi.
–    Aman, nasil olur? Diye bagirdim.
Sesime kulak veren olmadi. Beni susturdular. Dinleyici hayvanlar disari cikarildi.
Jüri baskani,
–    Tanik manda gelsin, dedi.
Iceri alinan tanik manda beni göstererek,
–    Bu konusan hayvan, dedi, katildir. Bütün colugumu cocugumu kesip yedigi gibi,
soyumu da kesip yemistir. Kanina kann, canima can istiyorum.
      Jüri baskani,
–    Söyleyecek sözün var mi? diye sordu.
–    Kendimi savunabilmek icin bir avukat tutacagim, dedim.
      Avukat tutabilmem icin oturuma on dakika ara verildi. Iki kurt koluma girip beni
mahkeme alnindan disari cikardilar. Bütün hayvanlar benimle alay ediyorlardi. Üstüme ucan bir karga tepeme uygunsuz isler yapiyordu. Bu onlari daha cok güldürüyordu.
–    Hayvan kardeslerim, bana yardim edin, bir avukata ihtiyacim var, dedim.
Bor boga yilani,
–    Savunmani yaparim ama, ücret olarak da seni yutarim, dedi.
Bir ayi geldi,
–    Avukatligini üzerime alirim ama, basini da yerim, dedi.
Sirtlan,
–    Kolunu verirsen vekaletini alirim, dedi.
Avukatlik ücreti olarak kimi bacagimi, kimi gövdemi yemek istiyordu.
Bir maymun geldi,
–    Ben elbiselerinle yetinirim, dedi. Üstündeki bütün elbiseleri, donuna kadar
camasirlarini veririsen, ben avukatligini yaparim, dedi.
      Cirilciplak kalana kadar soyundum. Neyim varsa maymuna verdim. Maymun elbiselerimi giydi, kiravatimi takti.
–    Bir gözlükle canta olsaydi, seni daha iyi savunurdum, dedi.
      Yeniden yargilanma alanina alindik.
      Avukatim maymun,
–    Sayin jüri üyeleri, bütün taniklar dinlendikten sonra biz savunmamizi yapacagiz, dedi.
      Baskan,
–    Tanik esegi cagirin! Dedi.
      Iceri giren esek, söyle konustu:
–    Bu, Adem Aleyhisselam oglu konusan hayvan, bir avuc karsiliginda, bütün dünyanin
yükünü sirtima yükler, bana tasittirir. Onun da, ömrünün sonuna kadar esekleri sirtinda tasima cezasina carptirilmasini isterim.
      Tanik olarak dinlenen at da söyle dedi:
–    Ben bir özgür bir hayvanken, beni ahira kapayip agzima gem vuran, özgürlügümü
isteyince beni dizginleyen, bagimsizligimi isteyince beni bir kaziga baglayan, iste bu Adem Aleyhissiselam oglu konusan hayvandir. Onunda akira kapatilip, agzina gem takilip dizginlenmesini isterim!..
 Tanik koyun söyle konustu:
–    Ben yeryüzünün en sessiz, en sucsuz, en zavalli hayvani oldugum icin, boynuzumdan
kemigime, etimden gübreme, tüyümden sütüme kadar her neyim varsa alan, sirtimdan gecinen bu bu konusan hayvanin da, ömrünün sonuna kadar sirtindan gecinilmesini dilerim.
      Fareler kapana kistirildigimdan, köpekler köpekler kendilerini asagiladigimdan, devel ac susuz biraktigimdan sikayet ettiler. Bütün hayvanlar dinlendikten sonra söz sirasi savunmami yapacak olan maymuna geldi. Avukatim maymun, yaga kalkip öksürdü, sonra söze basladi:
– Pek sayin üyeler!.. Müvekkilim o kadar agir suclar islemis, ve suclulugu gerek
taniklarin anlattiklardan, gerek kendi ugursuz suratindan o kadar belli olmustur ki, savunma icin söyleyecegim her söz gereksiz, yersiz kalmistir. Ancak su noktayi göz önünde tutmanizi rica ederim. Sanik, önünde sonunda bir insandir. Bütün bu, taniklarin anlattigi suclari islemek, baskalarinin sirtindan gecinmek, öldürmek, iskence etmek, bogmak kesmek, hatta kendi bulusu silahlarla kendi kendini ve yasadiklari dogayi yok etmeye calismak, onun insanliginin kacilnilmaz bir sonucudur. Bir insandan, bunlardan baska daha ne beklenebilirdi? Tanri onu insan yaratmakla, en büyük cezasini vermis. Biz ona daha baska ne ceza versek, bunun yaninda hic kalir. Savunmamiz bu kadardir. Adaletli yarginizi bekliyoruz.
      Jüri üyeleri fisildastilar. Sonra baskan, yargiyi bildirdi:
      – Sanigin suclari sabit görülmüs ve ömrünün sonunan kadar insan kalarak, insanliginin sucunu ve kendisinden davaci bütün hayvanlarin ahini cekmesine oybirligiyle karar verilmistir.
      Kan ter icinde uyandim. Basimi dayadigim masadan kaldirdim. Yanima bakindim. Sonra aynaya baktim. Evet, hayvanlarin ahi tutmustu, ben bir insandim. Tipki koyun gibi, benim de sirtimdan geciniyorkardi. Deve gibi yük tasiyor, esek gibi her yapilana katlaniyordum. Bütün hayvanlarin ahi üzerimde toplanmisti. Evet, ben bir insandim, insane kal,aya da mahkumdum.
 
Aziz Nesin´nin “Gözün Aydin Efendim” adli kitabindan.
 
********
 
GELÍLÍK KIZ NÍLÜFER
Bir varmis bir yokmus, ulu ulu daglar pek yokusmus. Bu ulu daglardaki çamlar dört mevsim mis kokar, arilara bal döker, ariciklara yuva olurmus. Ìste bu ulu daglarin koynundan, yamaçlarin arasindan bir çay dogarmis. Süzüle kivrila yol asar, yesil ovalardan geçer yavuklusu bildigi körfeze ulasirmis. Bu buz gibi sularinda baliklar oynasir, adini aldigi çiçegi bagrinda yasatirmis. Nilüfermis bu çayin adi, sanki peri padisahinin kizi. Ulu daglar karlariyla kan verirmis ona, o da can verirmis yesil ovaya. Ìsin dogrusu bu Nilüfer cansuyu olmus ovanin, kusun, otun, insanin. Bir bereket bir bereket ovada, baliklar kurbagalar oynasir sularinda, gelincikler açarmis kiyilarinda.
Nilüfer çiçegi gibi nazli, suyu pek tatli bu çay gün gelmis haykirmis:
“Vay nedir bu basima gelenler, ne oldu benim berak sularim, çamur oldu kollarim, baliklarim öldü, kurbagalarim ses vermiyor, suyumdan içen hastalanip inliyor, günler geçiyor acilarim dinmiyor. Ovanin can vereniydim can alani oldum, duymadilar çigliklarimi, zehirli çamurlarla doldum. Ben haykirdikça edin bana yardim, yine de aldirmadilar, atilar pisliklerini. Her gelen günde yaklastim ölüme bir adim.”
Ìste gelinlik kiz Nilüfer böyle yakinmis.
Çevresindeki köylülere bakinmis, ilgsizliklerine iyicesine bas kaldirmis. Sonunda dayanamamis gelmis dile:
“Ey insanoglu yetmedimi çektigim çile, gönlün düstü düseli paraya pula aldirmiyorsun bendeki yaraya. Bak iste ölüyorum, batak oldum çürüyorum, yeter artik, arit beni iyilestir yarami. Düsündükçe geçmisteki anilarimi, seni anlamakta zorlaniyorum. Bugünümü gördükçe can Çekisip darlaniyorum.”
Sonunda Nilüferden ekmek yediginin farkinda olan üç bes köylü:
“Biz ne yapiyoruz? Kendimizi atese atiyoruz, akmazsa ovamizin can suyu, iste bu kendimize kazdigimiz bir kuyu. Bir düstükmü içine çikamayiz, biz bu gidisle hepte açikliktayiz. Kalmayacak ne ot, ne ocak, ne hayvan, ne tarla, ne nacak.
Ama yinede kendimizi biz kurtarabiliriz ancak” diyerek vermisler el ele, gelmisler Nilüfer`e:
“Bagisla bizi özen göstermedik sana, anladik ki sen yoksan bizler de hazirlanmaliyiz son yolculuga. Bundan böyle en birinci görevimiz sularini aritmak, seni baliklarinla bulusturmak olacak.”
Bu sözlere dayanamamis kirgin Nilüfer, bagislamis onlari ardindan da demiski:
“Aritin beni zehirlerden, uyarin çevreme gelenleri, sakinin Nilüferi yoksa kirleten öder bedelini.”
Sakinmazsaniz onu geleceginiz karanliga gider derken; insanoglu almis dersini. Bundan böyle yapmamis Nilüfer`in dediginin tersini. Sakinmis onu çöpten, kirden, zehirden. Aritmis sularini sanki damitmis, hasta kollarina can katmis. Yesermis ova, kokular da yokmus. Yeniden bolluk bereket akmis ovaya. Nilüfer`in baliklari oltalardan düsmüs tavaya. Nilüfer yine ulu ulu daglardan kivrila süzüle kosuyormus yavuklusu körfeze. 
*****
ÇATLAK KOVA
Hindistan’da bir sucu, boynuna astığı uzun bir sopanın uçlarına taktığı iki büyük kovayla su taşırmış. Kovalardan biri çatlakmış. Sağlam olan kova her seferinde ırmaktan patronun evine ulaşan uzun yolu dolu olarak tamamlarken, çatlak kova içine konan suyun sadece yarısını eve ulaştırabilirmiş. Bu durum iki yıl boyunca her gün böyle devam etmiş. Sucu her seferinde patronunun evine sadece 1,5 kova su götürebilirmiş. Sağlam kova başarısından gurur duyarken, zavallı çatlak kova görevinin sadece yarısını yerine getiriyor olmaktan dolayı utanç duyuyormuş. 
İki yılın sonunda bir gün çatlak kova ırmağın kıyısında sucuya seslenmiş. “Kendimden utanıyorum ve senden özür dilemek istiyorum.” 
 “Neden?…” diye sormuş sucu. “Niye utanç duyuyorsun?…” 
Kova cevap vermiş. “Çünkü iki yıldır çatlağımdan su sızdığı için tasıma görevimin sadece yarısını yerine getirebiliyorum. Benim kusurumdan dolayı sen bu kadar çalışmana rağmen, emeklerinin tam karşılığını alamıyorsun.” Sucu söyle demiş. 
 “Patronun evine dönerken yolun kenarındaki çiçekleri fark etmeni istiyorum.”
Gerçekten de tepeyi tırmanırken çatlak kova patikanın bir yanındaki yabani çiçekleri ısıtan güneşi görmüş. Fakat yolun sonunda yine suyunun yarısını kaybettiği için kendini kötü hissetmiş ve yine sucudan özür dilemiş. Sucu kovaya sormuş. 
“Yolun sadece senin tarafında çiçekler olduğunu ve diğer kovanın tarafında hiç çiçek olmadığını fark ettin mi?… Bunun sebebi benim senin kusurunu bilmem ve ondan yararlanmamdır. Yolun senin tarafına çiçek tohumları ektim ve her gün biz ırmaktan dönerken sen onları suladın. İki yıldır ben bu güzel çiçekleri toplayıp onlarla patronumun sofrasını süsleyebildim. Sen böyle olmasaydın, o evinde bu güzellikleri yaşayamayacaktı.”
  1. 08/04/2015, 16:20

    harika

    Beğen

  1. No trackbacks yet.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: