Otomobil ve çevreye uyumlu kullanımı
Soluduğumuz havayı kirleten veya küresel ısınmaya yol açan araçların başında benzin veya mazotla çalışan araçlar gelmektedir. Yeryüzünde kullanılan araba sayısı her geçen gün artmaktadır, tabii dolayısıyla havaya bırakılan eksoz gazının miktarıda artmaktadır. Eksoz gazları karbonmonoksit, küresel ısınmada büyük rol oynayan karbondioksit gibi birçok zararlı maddeler içermekte.
Hava kirliliğin daha yüksek boyutlara ulaşmasını önlemek veya küresel ısınmanın daha büyük boyutlar ulaşmaması için, herkes kendi çapında uygulayabilecek davranışlarla katkıda bulunabilir. Örneğin:
* Yakın mesafeleri yürüyerek veya bisikletle aşmak, hem daha sağlıklı, hem de çoğu zaman otomobilden daha hızlıdır (park aramak, kuyruk, vs.). Bir yere varmak için yürümekten sonra çevreye ve sağlığa en zararsız yöntem bisikletle gitmektir, çünkü bisikletler fosil yakıt harcamıyorlar, atık gazlar oluşturmuyor ve diğer taşıt araçlarına göre daha az yer kaplıyorlar. Bu nedenlerden dolayı bisiklet kullanımı çevrenin korunmasında büyük katkıda bulunuyor.
* Özel araba yerine tren, tramvay ve otobüs gibi toplu taşıt araçları kullanılabilir. Toplu taşıt araçları özel araçlara nazaren çevreye daha uyumludur. Çünkü bir yere gitmek için toplu taşıt araçları kullanıldığı taktirde trafikteki araba sayısı azalacaktır. Böylece hem havayı kirleten eksoz gazları azalacak hem de hammadde tasarruf edilecektir. Toplu taşıt araçları ile bir yere varmak için arabaya nazaren biraz zaman alabilir, ama bu zaman günlük gazete, dergi veya kitap okuyarak değerlendirilebilir ayrıca arabaya nazaren daha stressizdir.
* Araba motoru durduğu yerde ısıtılmamalıdır. Motor çalıştıktan sonra hemen hareket edilirse motor daha çabuk ısınır. Böylece yakıt tasarrufunun yanısıra hava da kirletilmemiş olur.
* Dengeli araba kullanarak ve zamanında vites değiştirerek hem yakıt tasarruf edilir, hem eksoz gazından kaynaklanan hava kirliliği azaltılır hem de çevreye daha az gürültü verilir.
* Araba üst bağajları hava direncini yükseltir ve böylece daha fazla yakıt harcanır. Yüksüz üst bağajlarda %12 ve yüklü üst bağajlarda ise %25 daha fazla yakıt tüketildiğı ADAC tarafından tespit edilmiştir. Bundan dolayı üst bağaçlar kullanılmıyorsa çıkartılarak yakıt tasarruf edilebilir.
* Kapalı tren yollarında, haraket etmeyen kuyruklarda ve uzun trafik lambası beklemelerinde motoru kapatarak hem yakıt tasarruf edilir, hem de çevre korunmuş olur.
* Otoyollarda hiç birzaman son hız kullanılmalıdır. Böylece yakıt tasarrufunun yanısıra fazla gürültü ve hava kirliliği azaltılır. Ayrıca güvenlik ve arabanın ömrüde uzaltılır. Eğer araba son hızın %20 altında kullanılırsa %30 yakıt tasarruf edilir.
* Araba boşta çalıştığı taktirde de fazla yakıt harcar ve havayı kirletir. Arabanın yarım dakikalık boşta çalışması, arabayı kapatıp tekrar çalıştırarak havaya verilen aksoz gazının eşdeğerindedir.
* Arabada olan fazla yükte harcanan yakıt miktarını artırır. 100 kiloluk fazla yükte 100 kilometrede yaklaşık 1 litre fazla yakıt harcanır. Bundan dolayı lüzum olamayan eşyalar çıkartılarak yakıt tasarruf edilebilir.
* Araba lastiklerinin havası doğru olamlıdır. Yanlış hava basıncı güvenli araba sürüşünün azaltmasının yanı sıra hem lastikler çabuk aşınır hem de fazla yakıt harcanır. Budan dolayı lastiklerin havası düzenli olarak kontrol edilmelidir.
Artik kendi varligimiza tehdit olusturuyoruz…
Dünyanın çarkı
|
Durban’da mutlu son
Dünya liderleri, iklim değişikliğine karşı önlemleri kapsayan anlaşma konusunda son dakikada el sıkıştılar. 2020′de yürürlüğe girecek anlaşmanın hukuki bağlayıcılığı olacak ve tüm ülkeleri kapsayacak. AB de, karbon salımını azaltma taahhüdünde bulundu.
Güney Afrika’nın Durban kentinde iki haftadır süren iklim değişildiğiyle ilgili mücadele pazarıkları, son dakika anlaşmasıyla beklenmedik bir mutlu sona ulaştı.
Dünya Liderleri, hukuki bağlayıcılığı olan, tüm ülkeleri kapsayacak ancak 2020 yılında yürürlüğe girecek bir anlaşmaya yönelik görüşmelere gelecek yıldan itibaren başlama konusunda uzlaştı.
Durban’da alınan en önemli karar ise Avrupa Birliği ülkelerinin Kyoto Anlaşması’nın öngördüğü şekilde karbon salımını azaltma vaatlerine yönelik çalışmalar yürüteceklerini taahhüt etmesi oldu.
Bu, gelişmekte olan ülkelerin en önemli taleplernin başında geliyordu. Tüm ülkeleri kapsayan yeni yasal anlaşma için görüşmeler gelecek yıl başlayacak. 2015′te bitirilecek ve en geç 2020′de de yürürlüğe girecek.
Yoksul ülkelerle küçük ada devletlerinin iklim değişikliğinin etkileriyle baş edebilmelerine yardimcı olacak 100 milyar dolar tutarında fonların aktarımı konusunda çerçeve anlaşma sağlandı.
Ormanların tahrip edilmesini azaltmaya yönelik çabalarda da ilerleme kaydedildi. Evsahibi Güney Afrika’nın Uluslararası ilişkiler Bakanı Maite Nkoana-Mashabane, “Çocuklarımızın ve torunlarımızın geleceğine yönelik gezegenimizi kurtaracak A planında sonuca vardık. Burada tarih yaptık” dedi.
Rio +20 Nedir?
1992 yılında dünya ülkeleri Brezilya’nın Rio şehrinde “dünyayı kurtarmak” (Save the earth!) söylemli bir zirve gerçekleştirdi. Rio Zirvesi (Rio Summit 92) adıyla tarihteki yerini alan bu zirveye Türkiye’yi temsilen Süleyman Demirel ve heyeti katıldı. Türkiye heyetindekilerin yıllarca sulakalanları kurutan kurumun başındaki Demirel’e toplantı öncesi “Efendim oralar bataklık değil sulakalan ve çok faydalı yerler” diye bilgi verdikleri söylenir. Toplantı bugün bir çoğumuzun bildiği ya da duyduğu önemli kararların alınmasına neden oldu. İklim değişikliği, çölleşmeyle mücadele ve biyolojik çeşitlilik konularında önemli adımlar bu toplantıda atıldı. Yönetişim modellerinin dünyada yeniden tanımlanmasının önü bu toplantılarda açıldı.
Evet, Rio’da kararlar alındı, yetkiler başta Birleşmiş Milletler olmak üzere belli kurumlara verildi. İklim Değişikliği gibi sözleşmelerin imzaları birbirini takip etti. 92 zirvesinin ilk değerlendirmesi Johannesburg’da 2002’de gerçekleşti (Rio +10). Bu toplantıda görüldü ki dünya devletleri insanlık adına verdikleri sözleri tutamadı. Alınan önlemler bir sonuç getirmedi. Yapılması gereken hala çok şey var. Bu durumda dünya liderleri yeni hedefler koymaya ve daha sıkı tedbirler almaya karar verdiler. Johannesburg Eylem Planı hayata geçirildi.
Bu plan kapsamında ele alınan on başlık vardı. Bu eylem başlıklarından 3 tanesinin Türkiye’yi yakından ilgilendirdiği söylenir: Yoksullukla mücadele, sürdürülebilir olmayan üretim ve tüketim kalıplarının değiştirilmesi ve doğal kaynakların ekonomik ve sosyal kalkınmayı destekleyecek şekilde korunması ve yönetilmesi.
Evet, geldik 2012 yılına. Şimdi sıra Rio +20’de. Dünya ülkeleri tekrar başa dönecek ve Haziran ayında Brezilya’da buluşacak. Rio +20 terimi de bu toplantının adı oluyor. Zirvenin asıl adı “Dünya Sürdürülebilir Kalkınma Konferansı”. 20 yıl öncenin bir hesaplaşması olacağı söyleniyor bu toplantının. Küreselleşme karşıtları yine sokaklarda olacak (Ki New York’taki hareketlilikleri hatırlatmak isterim) devlet yetkilileri toplantı salonlarında. Özel sektör ve sivil örgütler de sağda solda lobi faaliyetlerinde koşuşturacaklar.
Toplantının temel amacı sürdürülebilir kalkınma konusundaki tutumun altının kararlılıkla çizilmesi. Ama insan oğlu bu, geriye pek de bakmıyor. Hep ileri. “Sürdürülebilir kalkınma” mottosu çok da başarılı olmadığından bir nevi cezalandırılıyor ve kulübeye alınıyor. Yerini daha seksi bir kavram olan Yeşil Büyümeye bırakıyor (İng. Green Economy).
Peki biz insanları neler bekliyor? Kaderimizin çizileceği bu toplantılara bizler ne kadar dahil olabiliyoruz? Dünya insanlarının büyük ihtimal 6,5 milyarının bu konulardan pek de haberi yok. Haberi olanlar ne kadar dahil olabilir süreçlere o da meçhul. Bazı ülkeler Rio’ya nasıl bir politikayla gideceklerini tartışmaya başlıyor bu günlerde. Bazı ülkeler ise çoktan yapacaklarını tamamladılar ve uluslararası politikaları yönlendirdiler. Diğer ülkelerin önüne nasıl taslaklar geleceğini konuyu yakından takip eden “lider ülkeler” belirliyor. Muhtemelen alınacak kararlar ve dünyanın gideceği yön bir yerlerde çizilmiş dahi olabilir.
Rio zirvesi sonrasında neler olabilir?
■Birleşmiş Milletlerin yapısında ve örgütlerinde ciddi değişimler gerçekleşebilir.
■Yeşil ekonominin hayata geçmesi için REDD+ ya da karbon mekanizmaları gibi yeni mekanizmalar hayata geçebilir. Doğal kaynakların değerlerinin ücretlendirilmesi, kullanan öder mekanizmaları vb. yaklaşımlar konuşulan tedbirlerin başında geliyor. Ormanlar için uygulanan REDD+ mekanizmasının benzerinin diğer yaşam ortamları hatta toprak için uygulanması mümkün olabilir.
■Yeni sözleşmeler ve daha neler neler! Peki, daha önce başarısız olan bu yapılar önümüzdeki dönemde nasıl başarılı olabilirler? Yeni formüllerle mi? Yoksa aynı senaryo bir kaç 10 yıl daha tekrarlanır mı? Rio +50′de konuyu tekrar değerlendirmek üzere.
Ankara, 31 Ekim 2011
Bu yazı Bahtiyar Kurt´un sayfasından alıntıdır ( http://bahtiyarkurt.wordpress.com/ )
Yazık ettiler Dünyamıza
Her yanı barut kokuyor
Yazık oldu dünyamıza
Suları zehir akıyor
Yazık oldu dünyamıza
Yazık yazık yazık dünyaya
Şu dağları erittiler
Denizleri çürüttüler
Tüm yeşili kuruttular
Yazık oldu dünyamıza
Yazık yazık yazık dünyaya
Mahzuni söyle sözünden
Sınırsız dünya özünden
Ayrı ayrı ırk yüzünden
Yazık oldu dünyamıza
Yazık yazık yazık dünyaya
Dünya’nın gazı kaçmak üzere…
Sera gazı etkisi yaratan gazların kapladığı alan, geçtiğimiz yıl rekor seviyeye çıktı. Merkezi Isviçre’nin Cenevre kenti’nde bulunan Dünya Meteorotoji Orgütü’nden yapılan açıklamada, ısı sıkıştıran karbon dioksit konsantrasyonlarının seviyesinin 2010 yılında milyonda 389 parçaya çıktığı belirtildi.
Böylece, 1750′den bu yana tespit edilen en yüksek sera etkisi yaratan gaz seviyesine ulaşıldı. Bu durum, 1750′den bu yana havadaki azotlu asit miktarınıda yüzde 20 karbondioksit miktarınıda yüzde 39 ve metan miktarınıda yüzde 158′lik artış anlamına geliyor.
Sera etkisi yaratan gazlar, aynı zamanda iklim değişliğinin en bilinen işaretlerin birisi olarak sayılıyor, Örgütün genel sekreteri Michel Jarraud, kamuoyuna duyurduktarı bu istatistikterin çok vahim bir duruma işaret ettiğinin altını çizerek. “Sera etkisi yaratan gazı bugün kontrol edebilir hale gelsek bile – ki bundan çok uzaktayız – yine de bu gazla daha onyıllar boyunca atmosferde kalmasını durduramazdık diye konuştu. Yedinci kez yayımlanan küresel sera gazı bülteninin, önümüzdeki Pazartesi günü (28.11.2011) Güney Afrika’da başlayacak BM iklim Buluşması’nda etkili olup olmayacağı merak Ediliyor.
Seralar bitkilerin yetişmesi için uygun hava koşullarının sağlanabildiği, cam plastik gibi güneş ışığını geçiren madde ile kaplı yapılardır. Kısaca kapalı, hava şartları kontrol edebilir tarlalardır diyebiliriz. Serada bulunan toprak içeriye giren güneş ışığı sayesinde ısınır. Ve bu sıcaklık seranın içeride tutulur ve bu sayede sera içerisinde bulunan hava ısınır. İşte buna sera etkisi denir.
Dünya’mızı çevreleyen hava da (atmosfer) bir tür sera etkisi yaratır. Dünya’daki toprak ve okyanus suları güneş ışınları ile ısınır ve bu ısı atmosfer sayesinde hapis kalır. Ancak tabii ki tüm sıcaklık kalmaz bir kısmı uzaya geri döner. Yoksa Dünya çok sıcak bir yer olurdu. Ancak sera etkisi olmasaydı da, Dünya çok soğuk bir yer olurdu, hatta o kadar soğuk olurdu ki yaşam olmazdı.
Günümüzde insanlar, çevreyi ve havayı kirleterek, atmosferdeki bazı zararlı gazların artmasına neden oluyor. Ancak kimse tehlikeyi tam anlamı ile anlamıyor. Zararlı gazlar atmosferde ne kadar artarsa, sera gazı etkisi o kadar fazla olacaktır. Bu da Dünya’nın daha çok ısınmasına yani küresel ısınmaya neden olur. Bunun sonucunda iklimler bile değişebilir ve kuraklık, buzulların erimesi gibi büyük sorunlar ortaya çıkar.
Kısaca Dünya’nın dengesi bozulabilir, bu da doğal yaşamın bozulması demektir. yani bizim yaşamımızı tehdit etmektedir. Bu yüzden biz insanların çevremize karşı duyarlı olması gerekmektedir. Nasıl hayvanlara karşı saygılı ve duyarlı olmalıysak; Dünya’mıza ve çevremize de aynı saygıyı göstermeliyiz. Çevreyi, doğayı ve Dünya’mızı korumak bizim en önemli görevlerimizden biridir. Siz de öğrendikleriniz doğrultusunda, arkadaşlarınıza bu konunun önemini anlatın.
4 Ekim – Hayvanları Koruma Günü
Canlılar dünyası; insanlardan, bitkilerden, ve hayvanlardan oluşur. İnsanlar eskiden beri hayvanlarla ilgilenmişlerdir. Kütüphanelerimizde içi yalnız hayvan resimleriyle dolu ansiklopedilerimiz de vardır. Bu ansiklopedilerde hayvanların; özellikleri, beslenmeleri, bakımları, çoğalmaları, hastalıkları ve yararları anlatılır.
Hayvanlar, duyu ve hareket yetenekleri olan canlılardır. Hayvan dostları ilk kez İngiltere’de 1822 yılında bir araya geldiler. Hayvanları korumak, insanların hayvanlara iyi davranmalarını ve hayvanların daha iyi koşullarda beslenme ve korunmalarını sağlamak amacıyla Hayvanları Koruma Birliği’ni kurdular. Yurdumuzda Hayvanları Koruma Derneği 1908 yılında kuruldu. Aynı amaçlı dernekler birleşerek Hollanda’nın başkenti Lahey’de Dünya Hayvanları Koruma Federasyonu’nu oluşturdular. 1931 yılında toplanan bu kuruluş 4 Ekim’i Hayvanları Koruma Günü ilan etti.
İlk çağlarda insanlar, hayvanlardan korkuyorlardı. Hayvanlardan korunmak için evlerini dağların yamaçlarına, kayalıklara kuruyorlardı. Zamanla insanlar hayvanlara yaklaştılar. İnsanlar daha ilk çağda kedi, köpek, at, koyun, sığır, keçi gibi hayvanları evcilleştirdiler. Evcilleşen hayvanlar, insanların yardımcısı oldu. Pek çok kitapta, filmlerde, sahipleri için canını veren hayvan öykülerini okur, izleriz. Hayvanların sahiplerine bağlılıkları, hayvan sevgisinin doğup büyümesine yardımcı oldu. Hayvanları seven insanlar, hayvan hastalıklarını iyileştirmek için çalıştılar. Bugün uygar ülkelerde hayvan hastaneleri kurulmuştur. Veterinerler hayvan hastalıklarını belirleyip iyileştiriyorlar. Hayvan hastalıklarına karşı önlem alınıyor. Hayvanları hastalıklardan korumak için aşı yapılıyor.
Başlıca besinlerimiz olan et, süt, yumurta, yağ hayvanlardan sağlanır. Giyeceklerimizin bir bölümü de hayvanların derisinden, yün ve tüylerinden yapılır. İnsan sağlığı için gerekli olan aşı ve serumun yapılmasında da hayvanlardan yararlanılır.
Kafesteki kanaryanın ötüşünü dinlemek, akvaryumdaki balıkları seyretmek bizi dinlendirir. Çiçekten çiçeğe, ağaçtan ağaca dolaşan böcekler, bitkilerin çoğalma olayına yardımcı olur. Çevremizdeki hayvanlardan doğrudan doğruya veya dolaylı olarak yararlanıyoruz. Kuşkusuz akrep, yılan gibi zararlı hayvanlar da vardır. Bu zehirli hayvanlardan kendimizi korumalıyız.
Hayvanları sevenler, insanları daha içten severler. Hayvan dostları mutlu olmayı sevgide ararlar. Hayvanları koruyalım. Hayvanlara eziyet etmeyelim. Hayvanları sevelim. Onlara yardımcı olalım. Hayvanları Koruma Günü’nde öğrendiklerimizi yaşam boyu uygulayalım.
KOZMETİK ÜRÜNLER DOĞAYI ZEHİRLİYOR
Aşağıdaki makale alıntıdır:
Gelecek nesillere yaşanabilir bir dünya bırakma fikri hemen hemen herkes tarafından onaylanıyor ancak gerekleri ne kadar yapılıyor dersiniz. Çevre konusundaki hassasiyet enerji sorununa odaklanmış durumda, Nükleer Santraller, HES’ler tartışılıp duruyor. Enerji konusunun bu kadar ilgi görmesinin ana nedeni, çok karlı ve vazgeçilemez olmasından dolayı büyük sermaye gruplarının hemen hemen hepsinin bu alanda yatırım yapması olabilir mi acaba?
Bankalar çevreci krediler veriyorlar, her firma karbon ayak izini takip etiğine dair raporlar hazırlatıyor reklamlar veriyor. Ama aynı bankalar HES’ler için de kredi veriyor ve gene aynı büyük firmalar çevreyi mahveden tüketim toplumunu körükleyen yatırım ve üretimlerden vazgeçmiyor. Bu ne yaman çelişki dersiniz. Kim kime şirin gözükmeye çalışıyor.
Örneğin ağaç dikme faaliyetleri çevreci sayılırken, o kampanyaları organize eden ve sponsor olan büyük firmaların, üretim faaliyetlerinde doğaya ve insana ne kadar zarar verdiğinden kimsenin haberi yok.
Peki ya çevreye son derece duyarlı bizler ne kadar duyarlılık sergiliyoruz. Duyarlılığımız yapılan eylemlere, imza kampanyalarına katılmaktan ne kadar ileri gidebiliyor. Bulaşık makinesinin tükettiği elektrik ve su çevreci değerlerle alkış toplarken, hemen hemen her gün aldığımız duşlarla ne kadar su israf ettiğimiz gündeme gelmiyor mesela. Hadi diyelim duşta israf edilen su geri doğaya dönüyor sudan yana rahatız, ama o suyun içindeki sülfat kökenli deterjanlar SLS, SLES, ALS, MLS den kaçımız haberdar. Bu yüzey aktif maddelerin 1 gramının kaç ton suyu zehirlediğini kaçımız biliyoruz. Doğadan öte insan sağlığına zararlarından ne kadar haberdarız?
İsterseniz şampuanlar ve içlerindeki kimi zararlı maddeleri yazalım, bir bakın.
SLS ( Sodium Lauret Sulfate)
SLES ( Sodium Lauryl Ether Sulfate)
ALS ( Ammonium Laureth Sulfate)
MLS ( Magnesium Laureth Sulfate)
Bu hammaddeler:
* Derinin zarar görmesine yol açar
* Kök hücrelerine zarar vererek saç dökülmesine sebebiyet verir
* Kalp ve ciğer gibi organlara kadar girerek iltihaplara yol açar
* Çocuklarda göz gelişimini engeller
Sülfat bazlı hammaddeler üretim kolaylıkları ve ucuzlukları sebebiyle kozmetik sektörü başta olmak üzere endüstriyel temizlik maddelerinde de bulunur, yani sadece şampuan ve diş macunlarında değil bulaşık deterjanı, sıvı el sabunu, oto şampuanı v.b. üretiminde kullanılır. Bu hammaddeler sadece insanlara değil, suda düşük oranda çözündükleri için, atık sularla birlikte, nehirleri, gölleri ve denizleri kirletmekte, doğaya büyük zarar vermektedir. Şampuanlarla sıvı sabunlar aynı maddeden yapılıyor, birisi 1 lira birisi 5 lira aradaki fark cebimize de zarar. Demek ki o reklamlardaki insanlar boşa güzel saçlarını göstermiyor, reklamlar trilyonlarca maliyetine rağmen sabah akşam boşa dönmüyormuş, 1 e imal edilen mal 5 e satılıyormuş. İşin ürperten bir diğer kısmı bu hammaddelerin diş macunlarında da olması.
COCAMİDE MEA, COCAMİDE DEA, COCAMİDE TEA
Şampuanlarda köpüğün çok ve kalıcı olmasını sağlayan bu maddeler, trietanolamin (TEA), dietanolamin (DEA), monoetanolamin (MEA) özellikle SLS ve diğer sülfatlı hammaddelerle birleşince, vücuda teması halinde dahi zarar verebilecek olan “nitrozoamin”leri oluştururlar. Bu maddelerin laboratuvar hayvanlarında yapılan incelemelerde beyin hasarına neden olduğu tespit edilmiştir. İnsana zarar verdikten sonra atık sularla, nehirlere göllere karışıp, o bölgedeki canlılığı tehdit ediyorlar. Bizler derelerin çevresinde atık bırakan fabrika arayaduralım, aslında fabrika evlerimizin içinde, gün be gün atık sularla birlikte doğayı biz zehirliyoruz…
PARABEN
Kamuoyunun yakından tanıdığı bir koruyucu hammadde olan paraben, kozmetiklerin raf ömrünü artırmak için kullanılır. En son Fransız hükümeti tarafından yasaklanmıştır. Paraben insanlarda. Endokrin (hormon) bozulmasına neden olur, parabenler östrojen hareketini taklit edebilir ve üreme ve cinsel gelişimi engelleyebilir. Ayrıca alerjik reaksiyonlara sebep olurlar.
DMDM HYDANTOİN ve FORMALDEHİTLER
DMDM hydantoin kozmetik koruyucusu olarak kullanılır kanserojen olarak kabul edilen formaldehiti açığa çıkarır. Formaldehitlerin kullanımı 2012 yılından itibaren kimya sektöründe tamamen yasaklanacaktır. Hergün doğaya salıyoruz biz bu maddeleri. Kendimizi zehirlediğimiz yetmiyormuş gibi bitkileri zehirliyor, geleceğimizi karartıyoruz.
BENZOİK ASİT ve SODYUM BENZOAT
Bir gıda koruyucusudur, maalesef hazır gıdaların çoğunda bulunmaktadır. Son dönem kozmetiklerde de kullanımı artmıştır. İngiltere Sheffield Üniversitesinin maya hücreleri üzerinde yaptığı araştırmada, sodyum benzoat (e211) adlı koruyucu maddenin, hücrelerin “güç istasyonu” olarak tanımlanan mitokondride dna hasarına yol açtığı tespit edildi. En son Coca Cola firması bu maddeyi kullandığı için özür dileyerek kullanımına son vermiştir.
PROPYLENE GLYCOL
Petrol kökenli bir hammaddedir, başta şampuanlar ve parfümler olmak üzere sık kullanım alanı vardır. Sinir sitemine ve bazı hassas organlara zarar verdiği bilinmektedir. Petrol kökenli diğer hammaddeleri yazının ilerleyen kısmında belirteceğiz.
DİMETHİCONE (SİLİKON)
Kozmetik sektöründe yoğun kullanılan bu hammadde şampuanlarda saçı yumuşatma ve parlaklık verme amacıyla kullanılır. Ancak uzun vadede saçları zayıflattığı ve döktüğü bilinmektedir.
İnsana zararı saç dökmesi ama doğaya zararı daha büyük, içine girdiği kozmetiklerin doğada çözünebilirlik oranını düşürüyor, dolayısıyla zehirlerin zehrini daha uzun süre korumasını sağlıyor.
Bunlar şampuanlar, kremlerde de durum farksız, krem içerikleri liquid petrolatum (petrol yağı) petrolatum (vazelin) den geçilmiyor. Çevre kirlendi, ozon tabakası delindi, ne yapmak gerekiyor, tabi ki güneş kremi kullanmak. Ancak güneş kremlerinin ana hammaddesi gene bunlar. Son dönemlerde kıyı şeridinde deniz üstünde tabakalar iyice arttı, hepimiz görüp görüp iç çekiyoruz, ah denizler kirlendi diye. Peki sebebi ne dersiniz, sadece denizlere atık boşaltanlar mı hayır? Güneş yağları v.b. maddelerle yerküre sahillerini dolduran yüz milyonlarca insana bir bakmak faydalı olur.
Kullanılan pudralar, boyalar, ojeler bunları temizlemek için gereken maddeler, koca bir endüstriden bahsediyoruz. Ticaret hacminin büyüklüğü trilyon dolar civarında.
Alternatifleri var mı sorusu sorulmaya başlamıştır bile. Sonuç olarak temizlenmeliyiz bu bir gerçek, bunun için neden doğal sabunlar kullanmayalım. Yüzyıllardır insanlığın yaptığı gibi. İlla kokmamız gerekiyorsa ozon tabakasına zararlı gaz salan deodorant yerine bitki esansları kullanabiliriz. Güneşten korunmak için, petrol yağı içeren ürünler yerine, cacao butter veya shea butter kullanabiliriz, bu yağlar güneşe karşı koruyucudur. Şampuanlara gelince sülfatsız şampuanlar bu noktada en iyi alternatifimizdir. Doğaya duyarlı firmalar tarafından üretiliyorlar.
Kısacası doğayı korumak elimizde, en büyük güç biziz çünkü üretim toplumunu var eden şey tüketim toplumudur. Farkında olmadığımız büyük bir gücümüz var elimizde tüketimden gelen gücümüz. Eğer biz doğru ürünleri tüketmeye yönelirsek, bundan başta sağlık bakımından bizler, çevre kirlenmesi bakımından doğa kazanır. Sonuçta insanoğlu kazanır…
Bu gerçekleri olabildiğine fazla insana anlatmalıyız, bu makaleyi mail atabilirsiniz. Bloglarınızda yayınlayabilirsiniz. Sonuçta yazılanlar insanoğlunun ortak bilgidir ve herkesin ortak faydasına yani doğa içindir…
Dünyayı kurtaracak projeler
Geride bıraktığımız yıllarda iklim değişikliği konusunda endişelenen insanlar için bir hayal kırıklığı oldu. Danimarka’nın başkenti Kopenhag’da 2009 yılının yazında düzenlenen iklim değişikliği zirvesinde, Kuzey Amerika ve Avrupa’nın zengin ülkeleri, fosil yakıtların kullanımının azaltılması konusunda Hindistan ve Çin gibi yükselen güçlerle anlaşmaya varmayı başaramadı. Ardından ABD hükümeti de hava kirliliğini önüne geçmek için gerekli adımların atılmasında başarısız oldu. Politikacıları içinden çıkılmaz önerilerle uğraşa dursun, araştırmacılar yeni, alışılmadık çözümler üretmeye devam ediyor.
İşte enerji üretecek yosun çiftlikleri dahil temiz enerji sorunu çözmeyi amaçlayan buluşlar:
Dünyaya Su Enjekte Etmek
Eğer insanlar dünyanın derinliklerindeki enerjiyi toplayabilirse, sınırsız bir yenilenebilir enerji kaynağına sahip olabilir. Jeotermal enerji sistemleri tasarlayan Seattle’daki AltaRock Energy gibi şirketler de bu vaatle yola çıkıyor. AltaRock yerin derinliklerine su pompalamayı, burada ısınan suyu yüzeye çekerek enerji üretmeyi ve soğuyan suyu yeniden yerin derinliklerine göndererek çevrimi tamamlamayı planlıyor. Ancak bu uygulamayla ilgili önemli bir soru işareti var: 2006’da İsveç’te olduğu gibi küçük de olsa depremlere neden olur mu? AltaRock yanda resmi bulunan California’daki deneme tesislerini geçen yılın sonlarında kapatmış olsa da jeotermal enerji fikri geçerliliğini kaybetmedi. Hatta ABD Enerji Bakanlığı araştırma projeleri için fon sağlıyor
Ayak Gücü
İki MIT öğrencisi, 2007 yılında üzerine ayakla basıldığında daralıp genişleyen ve genişlediğinde enerji üreten piezoelektrik zemini geliştirdi. Örneğin, bir tren istasyonu gibi kalabalık bir ortamda atılan adımlar, bu süreci değerli hale getirecek kadar enerji üretebilir. Şimdiye kadar Avrupa’da bulunan dans kulüpleri ve Japonya’daki tren şirketleri elektrik üretmek için zeminlerden faydalanmaya başladı. (Yandaki resimde Tokyo’da bu teknolojinin kullanıldığı mekanlardan biri görülüyor.) POWERLeap isimli bir şirket de piezoelektrik panelleri Ann Arbor, Michigan’da denedi.
Hortum Enerjisi
lbette rüzgar tribünleri enerji üretiyor. Ancak bir de bir hortumun yarattığı rüzgarı yakalayan bir rüzgar tribününün ne kadar hızlı döneceğini düşünün. Girdap motoru gibi alternatif enerji santrallerinin ardında yatan fikir de bu. Bu motorlar sayesinde bir bacanın içinde yükselen ısı kullanılarak yapay bir hortum oluşturulacak. Bu hortumun rüzgarı bacanın duvarlarının içine yerleştirilen ve bir mile bağlanan tribünleri döndürecek. Aletin Kanadalı mucidi Louis Michaud, internet sitesinde, “Girdap temel istasyondan kopamaz” diyor.
Vücut Isısının Toplanması
Matrix filminde makinelerin insanları köle haline getirip hayatta kalmak için insanların enerjisini kullandığı alternatif bir geleceğin hikayesi anlatılıyordu. Gerçek hayatta bilim insanları işleri bu kadar ileri götürmedi, ancak birçok bilim insanı, insan vücudunun enerjisinin bir kısmını toplamak için fikirler geliştirdi. Bu fikirler içinde en dikkat çekeni insan vücuduyla hava arasındaki sıcaklık farkından faydalanmayı amaçlayan termoçift denen bir cihaz. Bilim insanları eğer sıcakla soğuk arasına iletken bir madde konursa elektrik üretilebileceğine inanıyor. Vücut enerjisini toplamak için bilim insanları termoçifti kullanarak bir cep telefonu pilini şarj edebilecek kadar küçük miktarlarda elektrik üretecek küçük bir araç geliştirmeyi planlıyor. ABD Savunma Bakanlığı da insan vücuduna yerleştirilen ya da takılan ve örneğin cephede bir askerin yerinin tespit edilmesi için kullanılabilecek fütüristik cihazlarda vücut sıcaklığının kullanılıp kullanılamayacağını araştırıyor.
Hayvan Dışkısını Yakıta Dönüştürme
Eğer dünyada bir tek şeyin kıtlığı yaşanmıyorsa, o da insan ve hayvan dışkısıdır. İğrenç olduğu doğru, ancak kanalizasyonlar pislikle birlikte iyi bir haber de taşıyor. Kanalizasyon atıkları büyük tanklar içinde “sindirildiği” zaman bakteriler harekete geçiyor. Böylece elektrik üretiminde kullanılabilecek metan gazı ortaya çıkıyor. Pennsylvania’da bir çiftçi, çiftliğinin tamamının elektriğini bu yolla karşılıyor. Dışkıdan enerji üretmenin başka yolları da var ancaj birçok şehir kanalizasyonu gübre olarak kullanılması için tarım alanlarına göndermeyi tercih ediyor. Yanda, Hindistan’dan bir kadın kuruttuğu tezek parçalarını düzenlerken görülüyor
Bulut Parlatma
Yukarıda modeli görünen gemi, daha parlak bulutların daha fazla güneş ışığı yansıttığı ve daha az güneş ışığı absorbe eden okyanusların daha serin bir dünya anlamına geldiği bilgisinden hareketle tasarlandı. Gemiyi “Ördek” dalga-enerjisi makinesini tasarlayan bilim adamı Salter tasarladı. Bu araçların hem hareket etmek hem de deniz suyunun yararlı partiküllerini gökyüzüne püskürtmek için rüzgar enerjisinden faydalanması öngörülüyor. Eğer süreç düzgün çalışırsa, daha koyu renk bulutlar daha küçük damlaları absorbe ederek, daha parlak bir hal alacak. Salters Cool It’te, iklim değişikliğinin yaşandığı bir dönemde bunun “zaman kazanmak için bir yol” olduğunu söylüyor.
Stratosfere duman enjekte etmek
Bazı bilim insanları iklim değişikliğinin neden olduğu küresel ısınmayı ortadan kaldırmak için dünyayı soğutacak bir yöntemi geliştirmeyi hedefliyor. Stanford Üniversitesi iklim uzmanı Steven Schneider’in ortaya koyduğu yöntem, yanardağların atmosferin ısınmasına neden olan etkilerini ortadan kaldırmayı amaçlıyor. Schneider ve meslektaşları, bu fikri 1991 yılında patlayan ve atmosferin soğumasına neden olan Filipinlerdeki Pinatubo Yanardağı’nı gözlemleyerek edinmiş. Teorilerine göre, atmosferin stratosfer tabakasında uçurulacak dev balonlar sülfür oksit püskürtmek için kullanılacak. Böylece ortaya çıkan gaz bulutu güneş ışınlarını yansıtacak ve atmosferde geçici soğuma sağlayacak.
Dalga enerjisi
Dalga enerjisinden yararlanmak yeni bir fikir değil. Bu teknolojinin savunucuları, bundan 30 yıl önce pervanelerden elektrik üretilmesi yöntemini geliştiren Edinburgh Üniversitesi akademisyeni Stephen Salter’ın yönteminin halen fayda sağlayacağını belirtiyor. Salter’ın “Ördek” adındaki icadı, dalgalar geçerken ileri ve geri dönerek, mekanizmayı harekete geçiren bir döngü oluşturuyor. Bugün ABD’li ve İngiliz bilim insanları Salter’ın mekanizmasını geliştirmek için çalışıyor. Amaçları 2010’da 800 eve yetecek 2MW elektrik üretmek. 2050’de bu hedefi 500 MW’a çıkarmayı istiyorlar.
Yosun yakıtı
Tüm bitkiler gibi, yosunlar da güneş ışınlarını ve karbondioksiti emer. Aynı zamanda, dizel ve jet yakıtı olarak rafine edilebilen petrol üretir. Bilim insanları, genetiği değiştirilen yosunlar üreterek gelecekte petrol sıkıntısını aşabilecekleri görüşünde. Yosun ayrıca, mısır gibi biyo yakıt sağlayan ürünlere göre de daha avantajlı. Kuru toprakta ve tuzlu suda yetişebilen yosunlar, şimdiden yosun çiftliklerinden petrol elde etmeyi amaçlayan 100’den fazla şirketin ilgisini çekmiş durumda.
Su ayırma
Güneş panelleri, doğal olarak güneş battıktan sonra elektrik üretemiyor. Ancak bu ay yayımlanacak “Cool It” adlı belgeselde MIT’den (Massachusetts Institute of Technology) akademisyen Daniel Nocera, ekibiyle iki yıl önce yaptıkları bir buluşu anlatacak. Nocera, suyu bileşenlerine ayırarak oksijen ve hidrojen elde edilmesini sağlayan ucuz bir yöntem geliştirdi. Bir yakıt hücresinde enerji üretebilmek için oksijen ve hidrojenin kullanılabildiğini belirten Nocera, buluşunun çığır açıcı olduğunu düşünüyor. Eğer başarılı olursa, gelecekte güneş battıktan sonra bodrum katındaki su ayrıştırıcı sistemler hidrojen ve oksijen ayrıştırmasıyla enerji üretecek.
Dünyayı beyaza boyamak
Bilim insanları, birçok şehrin çok siyah bir görünüme sahip olduğunu belirtiyor. Çatılar siyah, asfalt kaplı yollar kapkara. Ve tüm bu karanlık yüzeyler güneşin enerjisini absorbe ediyor. Buna, “kentsel ısı adası” etkisi adı veriliyor. Bu etki, şehirlerdeki hava sıcaklığını 5 dereceye kadar yükseltebiliyor. Ancak, eğer kaldırımlar yansıtıcı maddelerle kaplı olsaydı, çatılar farklı renklerle boyansaydı ve şehirlerde daha fazla gölgelik alan bulunsaydı, ısı fazlasıyla yansıtılır ve enerji tasarrufu sağlanırdı. New York’ta bir okulun çatısını boyayan gönüllüler, bu fikri herkesten önce benimsemiş görünüyor.
Kaynak: http://www.mailce.com/
Nükleer Santral nedir?
Enerji çağımızın en büyük problemlerinden birisi olmuştur. Sürekli artan nufus ve sanayi, insanları enerjiyi daha verimli kullanmaya ve yeni enerji kaynakları bulmaya yöneltmiştir. Dolayısı ile Hidroelektrik santral adını verdiğimiz barajlardan elde edilen enerji ilerleyen zamanlarda ülkemize yetmeyebilir. Nükleer santral bu noktada oldukça önem kazanıyor. Nükleer Santraller, santralin reaktör kısmında yakıt olarak radyoaktif maddelerin kullanılmasıyla elektrik enerjisinin elde edildiği kuruluşlardır.

Kısaca çalışma mantığından bahsedecek olursam; Radyoaktif maddelerden elde edilen yüksek enerji, nükleer santralin su barındıran kısmına, nükleer santralin kalbide denilen kısma aktarılır. Bu enerji ile birlikte su buhar fazına geçer ve elde edilen basıçtan tirbünler döndürülerek elektrik enerjisi elde edilir. Suyun bulunduğu kısım yüksek miktarda radyasyon içerir, bu nedenle çok iyi korunmalıdır. Buhar daha sonra tekrar suya dönüştürülmek üzre suyun bulunduğu kısma gönderilir ve soğutma işlemi yapılır. Bu nedenle nükleer santrallerin yapıldığı yerler genellikle deniz yada su birikintisi olan yerlerdir. Bu depo denizin yada herhangi bir su birikintisinin soğutucu gücü kullanılarak soğutulur. O depoda yada reaktörlerde sızıntının olmaması çok önemlidir dolayısı ile çok iyi korunmalıdır.
Japonya’da ki radyasyon felaketindeki son durum nedir?
Bilindiği gibi Japonya’daki deprem ve tsunami afetinden sonra radyasyonun önemi bir kez daha gündeme geldi. Aslında bu haftaki konumu seçmemdeki temel neden de budur. Bu başlık altında Japonya’daki nükleer santral kazasından sonra gelinen son aşamadan bahsetmek istiyorum. Japonya Başbakanı Naoto Kan açıkca Fukuşima Daiçi santralindeki durumun vahim olduğunu belirtti.

Başbakan iyimser bir durumda olunamayacağını belirterek, santralin 3 numaralı reaktöründe çatlak olabileceğini belirtiyor. Ayrıca ölçümlerde radyasyon seviyesinin 10 bin katına çıktığınıda belirten Başkaban santral çevresindekilere daha önceleri evlerinden çıkmamalarını belirtirken artık gönüllü olarak o çevreyi terketmelerini öneriyor.
Radyasyonun çevreye yayılması ve oluşan bulutlar vasıtası ile Avrupa’yada taşınması halkı tedirgin ediyor. Uzmanlar Türkiye’ninde bu bulutlardan azda olsa etkilenebileceğini belirtiyorlar. Çok yoğun radyasyon nedeni ile müdehale edilemeyen santralin son durumunun ne olacağı düşünülüyor. Yetkililer, gönüllü bir grubun canlarını tehlikeye atarak çalıştıklarını belirtiyorlar. Umuyorum sorun kısa zamanda çözümlenir.
Sizin de bir dikili agaciniz olsun…
31.03.2011 günü Orman haftasi nedeniyle düzenlenen bir agaclandirma kampanyasina katilarak, esim, cocuklarim ve kendi adima birer fidan diktim.
Agacin Faydalari
Agacin Faydalari Agacin faydalari saymakla bitmiyor. Ormanlik alanlardaki hava daha temiz oldugunu hepimiz biliyoruz. Bunun sebeplerinden bazilari da sunlardir. Bir agac yilda 700 kilo toz emiyor. Bir hektar cam ormaninin ise yilda emdigi toz miktari 30 ile 40 ton arasinda. Bu nedenle ormanlarin havasi, kentlerin havasina göre yüzde 99 daha az toz iceriyor. Ayrica agacin yapraklariyla toksik ve radyoaktif maddeleri emerek atmosferi temizledigi biliniyor. Bir agac yilda 50 metreküp temiz su üreterek, yeryüzünde kurakligi engelliyor. Topragin ölümü demek olan erozyonu, en iyi sekilde agaclar önlüyor. Bir agac kökleriyle yilda 30 bin litre su cekerek verimli topragin akmasini engelliyor. Asiri yagisli ve kurak havalarda bir sünger gibi davranarak, fazla su emiyor ve gerektiginde geri veriyor. Agaclar topragi canli ve verimli tutuyorlar. Organik atiklarin parcalanip dönüsmesine yardimci oluyor, minerallerin cözülüp azot baglantilarinin kurulmasini sagliyorlar. 100 yasindaki bir kayin agaci 60 insanin günlük ihtiyacina yetecek oksijen üretiyor, yilda bir ton toz süzüyor bakterileri de etkisizlestiriyor.
Gelin sizin de bir dikili agaciniz olsun. Örnegin dogum veya özel günlerde herhangi bir hediye yerine sevdiginiz insanlara (esinize, cocugunuza, tornunuza veya kendinize) bir fidan hediye edin. Bu fidanlarin nereden mi elde edebiliriz? Örnegin TEMA Vakfi, CEKÜL, v.b. cevre kuruluslarina basvurarak bu hediyeleri zertifikat seklinde elde edilebilir. Hata Agacladirma kampanyalarina katilarak kendi fidaninizi kendi elinizlede dikebilirsiniz.
**********
Ağaç
Yeşillik amacın olsun,
Ormanlık yamacın olsun.
Bu dünyayı seviyorsan,
Dikili ağacın olsun.
Yurdunu sev, iyi tanı,
Çöl olmasın hiçbir yanı.
Sen de dik bir çam fidanı,
Dikili ağacın olsun.
Orman varsa, çöller ırak,
Orman yoksa, yerin kurak.
Geleceğe miras bırak,
Dikili ağacın olsun.
İyi bak doyduğun yere,
Yağsın yağmur, aksın dere.
Sevabı var yüzbin kere,
Dikili ağacın olsun.
(Zeki Çalar)
***********
Japonya’da kıyamet alametleri
‘Her ölüm kıyamettir’ derler; on binlerce kıyamet var ortada. Can pazarı yaşanıyor ve kaçacak başka yerleri yok. Yıkılan, zehirlenen, okyanusa bulanan o topraklar onların vatanı; sallansa da, sular altında kalsa da, nükleer felakete maruz kalsa da… Birbirlerine destek vererek hayatta kalmaya çalışıyorlar. Allah yardımcıları olsun…
Japonya’daki nükleer sızıntının sadece insani boyutları yok. Durdurulamaması halinde dünya çok ciddi bir iktisadi ve siyasi tehdit altında. Bu riskleri özet olarak değerlendirelim.
1 Hayatını kaybetmiş binlerce insanın yanı sıra dışarıdan yardım bekleyen on binler var. Radyoaktivitenin artması insani yardımın durması anlamına geliyor. Böyle bir durumda kimse, zehirlenmiş bölgeye yardım götürme konusunda gönüllü olamayacak. Kaderlerine terk edilmek durumunda kalacaklar. ABD askeri gemilerinin bölgeden kaçması önemli bir işaret. Japonya’da yaşayan yabancılar ülkelerine dönüyor. Ya Japonlar?
2 Sızıntının yayılması, tsunamiden çok daha geniş bir alanda ölüm riskinin oluşmasına ve riskin zamana yayılmasına yol açacaktır. Tarım alanları, nehir, yeraltı ve deniz suları nükleer sızıntıdan etkilenecek yerlerdir. Yenilecek içilecek her şeyin zehre dönüştüğü ülkede, açlıkla kanser arasındaki seçimin kaçınılmaz hale gelmesi mümkün. Bunun dışındaki sağlık sorunlarının da yıllar içerisinde Japonya halkını ve gelecek nesillerini vuracağını belirtelim.
3 Japonya’da üretilen hiçbir hammadde ya da mamul maddenin ihracatının mümkün olamayacağını söyleyelim. Her şey radyoaktivite testine tabi tutulacağından üretim durma noktasına gelebilir. Bu, insanların gelirlerinde azalma, Japon ekonomisinde çöküş, dünya teknoloji hızında ciddi bir duraklama demek. Japonya’nın olmadığı bir dünya ekonomisi yeni bir paradigma, yeni anlayış anlamına gelecektir. Japonya’ya mal satan ülkeler de bundan etkileneceğinden ekonomik eksen, nereye kayacağını uzun süre bulamayacaktır.
4 Sızıntı Japonya ile birlikte Kore’leri, Rusya ve Çin’in doğusunu, çevre adaları da etkileyecektir. Rusya dahil bazı bölgelerden insanların tahliyesine başlanmış durumda. Denizin kirlenmesi bölgedeki tüm ada halkları için açlık, deniz canlıları için yok oluş demek. Tüm ekolojik çevre etki altında kalacak ve kuşlar, böcekler, bitkiler açısından büyük kırılma yaşanacak.
5 Dünya enerji dengelerinin altüst olması da söz konusu. Kamuoyunu yeni nükleer programlara ikna etmek en azından bir süre için imkansız hale gelecektir. Nitekim Angela Merkel 1980 öncesi yapılan tüm reaktörlerin çalışmalarının durdurulacağını açıkladı. Dünyada nükleer karşıtlığının artması sürpriz olmaz. Bu, dış ticarete dengeleri enerji yüzünden açık veren bizim gibi ülkelerin geleceğe yönelik enerji programlarını zorlayacaktır. Petrol fiyatları kısa vadede yükselirken, uzun vadede Japonya gibi bir tüketicinin devreden çıkmasının fiyatlar üzerinde olumlu etkisini görmek mümkün olabilir.
6 Nükleer konulardaki barışçıl da olsa tüm teşebbüslerin uluslararası organların kontrolüne alınması mümkün. Özellikle İran bir depremler ülkesi… Herhangi bir barışçıl reaktör de pekala bir nükleer bomba tesirine sahip. Yanı başımızda yeni bir Çernobil’in yükselmediğini garanti etmek için güvenlik önlemlerinin alınması konusunda baskı oluşturmak gerekiyor.
Bu sızıntının durdurulmasını ve tüm dünyaya yalnızca bir alarm zili olarak etki yapmasını dileyelim.
NÜKLEER ENERJÍYE HAYIR!!!
Nükleer enerji karanlik bir tünelde ilerlemek
demektir.
Karsiniza hangi süprizlerin cikacacigini
görmek olanaksizdir.
Bu süprizler genelde tüm canlilar icin yüzlerce
yil devam edecek kötü sonuclar dogurmasidir.
Nükleer enerji ile ilgili daha genis bilgiler asagidaki linke tiklayin:
Anadolu’nun İsyanı
Anadolu’nun İsyanı from Anadoluyu Vermeyecegiz on Vimeo.
Duymadım, görmedim, bilmiyorum diyenler için Anadolu’daki dere ve doğa katliamı belgelendi…
Enerji ve kalkınma politikalarının doğa ve akarsular üzerindeki olumsuz etkisini ve halkın bu yatırımlara karşı tepkisini gözler önüne seren ‘Anadolu’nun İsyanı’ adlı film rekora gidiyor.
Herhangi bir kar amacı güdülmeden konuya duyarlı insanların gönülden destekleriyle tamamlanan film, HES’lere karşı Anadolu’da verilen mücadeleyi bizzat onların ağzından anlatıyor.
Hidroelektrik santrallerin (HES) doğa ve kırsalda yaşayan insanlar üzerindeki olumsuz etkilerini ve HES yatırımlarına karşı verilen mücadeleleri anlatan ‘Anadolu’nun İsyanı’ adlı kısa film gönüllü desteklerle ve kolektif bir çalışma sonucu ortaya çıkarıldı.
Anadolu’nun dört bir yanında devam eden HES çalışmalarının yıkıcı etkisine dikkat çeken film Akdeniz’den Karadeniz’e, Doğu Anadolu’dan Ege’ye kadar 20 bin kilometre yol kat edilerek çekildi.
İnternet üzerinden indirilebilen, çoğaltılmasına ve dağıtılmasına, festival ve toplu gösterimler için özel izin alınmasına, kullanılmasına herhangi bir kısıtlama konulmayan film, Anadolu derelerinin özgür akması için mücadele edenlere adandı.
Üç gün içerisinde 50 bine yakın izleyiciye ulaşan filme dileyen herkes sosyal paylaşım sitelerinden,
anadolunehirleri.org/tr.html,
anadoluyuvermeyecegiz.net
vimeo.com/vermeyoz/film adreslerinden ulaşabiliyor.
Filmin en kısa sürede 7 dilde çevirisi bekleniyor ayrıca, önümüzdeki aylarda filmin uzun metrajlı halinin de yayınlanması söz konusu.
Filmle ilgili yapılan açıklamada, şunlar söylendi:
“Bizlerin doymak bilmeyen tüketim alışkanları ve ihtiyaçlarının doğa üzerindeki yıkıcı etkisi her geçen gün biraz daha artıyor. Hiç haberimiz olmasa da, umursamazsak da, gitmesek de, görmesek de bizim bu yaşam biçimimizin bedelini birtakım canlılar, insanlar ödüyor. Bu film; bir yandan Anadolu nehirleri ve doğası için verilen mücadeleleri anlatırken, bir yandan da şehirlerde hiçbir sorun yokmuş gibi yaşamaya devam eden insanlara ayna tutmak ve bu soruna ortak etmek için hazırlandı. Unutmamız gerekiyor ki, bu ateş sadece düştüğü yeri değil tüm canlı yaşamını yakacak. Bu gerçeğin fakına varanlar Nisan ayında tüm Anadolu’dan Ankara’ya doğru yürümeye başlayacak. Bu yürüyüşe katılmak ve destek vermek hepimizin yaşama karşı ortak sorumluluğudur.
Filmin indirilmesi, çoğaltılması ve dağıtılmasında hiç bir sakınca yoktur.
Anadolu’nun tüm canlılarına armağan olsun..”
2010 yılı değerlendirmesi
Sevgili Çevre Dostlari WordPress´ten sayfam ile ilgili gelen bu bilgileri sizlerle paylasmak istedim:
Bazı rakamlar:
- Sayfami 2010´da 33.647 ziyaretçi ziyaret etmis.
- Toplamda 17 yazi kaleme almis ve 66 görüntü eklemisim.
- En yüksek ziyaretci sayisi 27.12.2010 günü olmus. Bügün toplam 592 kisi sayfayi ziyaret etmis.
- Sayfama google üzerinden ulasanlar en cok su terimleri aramislar: dünya, zararlı maddeler, geri dönüşüm, çevre, ve dünya resimleri.
2010 yilinda en cok okunan yazilar su siralamada:
22 Nisan / Dünya Günü Subat 2010
ZARARLI MADDELER Aralik 2007
GERİ DÖNÜŞÜM NEDİR ? Aralik 2009
05 Haziran / Dünya Çevre Günü Subat 2010
ÇEVRECÍ FIKRALAR Aralik 2007
Bir el de sen uzat…
Dünyamizi kurtarmak
için bir el de sen uzat…
Ülkemizdeki Atıkların Acı Gerçeği
Ülkemizde yılda 32 milyon tona yakın çöp oluşmaktadır; bu çöpler, % 15-25 oranında ambalaj atığı içermektedir. Yani yılda takriben 4,8 ila 8 milyon ton arasında ambalaj atığı oluşmaktadır.
Ülkemizde her yıl 150 bin ton atık motor yağı, 100 bin ton sanayi atık yağı olmak üzere toplamda 250 bin ton atık madeni yağ oluşmaktadır.
Yine ülkemizde her yıl 1,5 milyon ton bitkisel yağ tüketilmekte ve yaklaşık 150 bin-300 bin ton bitkisel ve hayvansal atık yağ oluşmaktadır.
Türkiye her yıl binlerce ton hurda akü ve yine önemli miktarda hurda lastik oluşmaktadır. Ve ülkemizdeki mevcut teknoloji ile geri kazanılması mümkün olmayan atık piller oluşmaktadır.
Değerlendirilebilir atıklar sınıfına giren ambalaj atıkları, atık bitkisel yağlar, atık mineral yağlar, elektronik aletler, hurda aküler ve kullanılmış lastikler, atık piller çevre ile uyumlu toplanıp geri kazanılsa ülke ekonomisine katkısı çok yüksek olacaktır. Değerlendirilebilir atıkların hammadde olarak kullanılması ile çevresinin korunması yanında ülke ekonomisine ciddi istihdam sağlanacaktır.
Değerlendirilebilir atıklar servettir. Servetin çöpe gitmesini ve vahşi şekilde toplanmasına son verilmelidir.
Küresel ısınmaya neden olan sera gazı salımını azaltmak için değerlendirilebilir atıkların çevre ile uyumlu kaynakta ayrı toplanması, taşınması ve geri kazanılması ve üretimde hammadde olarak kullanılması şarttır.
Değerlendirilebilir atıkların çevre ile uyumlu toplandığı zaman daha temiz hammaddeler elde edilir. Ülkemizde önemli oranda değerlendirilebilir atık toplanmaktadır. Toplama işleminin çoğu, karanlık eller tarafından kayıt dışı yollarla, insan sağlığı ve yaşamı hiçe sayılarak merdiven altı dediğimiz sistemlerle vahşi şekilde yapılmaktadır.
Değerlendirilebilir atıkları toplama, taşıma ve ayrıştırma işlemi birçok şehirde maalesef modern kölelik sistemi ile yapılmaktadır. İnsan emeğine dayalı toplama, taşıma ve ayrıştırma sisteminde çalışanların iş ve sosyal güvencesi sıfır noktasındadır. Aramızda değerlendirilebilir atıkları toplarken, taşırken veya ayrıştırırken hasta olan on binlerce insan var. Bu insanlar her an risk altındadırlar. Bu insanlar sadece karın tokluğuna, çocuklarına rızık götürmek için bu işleri yapmaktadırlar.
Ülkemizde entegre, kayıtlı, çalışanların sosyal güvenceli olduğu lisanslı firmalarla değerlendirilebilir atık toplama, taşıma ve geri kazanım işleri yeterli seviyede değildir. Kısaca ülkemizde değerlendirilebilir atık toplama işlemi karanlık eller tarafından merdiven altı denilen kayıt dışı, lisansız, insanların köle gibi çalıştırıldığı metotlarla yürütülmektedir.
Bazı firmalar atık motor/mineral yağlarını topladıktan sonra ya filtre ettikten sonra fuel oil olarak satmakta veya 10 numaralı yağa dönüştürmektedirler. Özellikle 10 numaralı yağlar şehirlerarası yollardaki akaryakıt istasyonlarında satılmaktadır! Bazı motorinli araçlar bu atık yağları satın alarak araçlarında yakıt olarak kullanmaktadırlar! Bu atığın araçlarda yakıt olarak kullanılması çok tehlikelidir.
Bazı karanlık ve kirli eller, bazı fast foodlarda, lokantalarda, restoranlarda, aşevlerinde ve hazır yemek yapan yerlerde oluşan bitkisel ve hayvansal atık yağları toplayıp filtreleme ve ağartma işleminden sonra paketleyerek yağ olarak satmaları kuvvetle muhtemeldir. Bu atık yağlar, insan sağlığı için çok tehlikelidir! Belediyeler bu konuda çok hassas olmalıdırlar.
Tekniğine uygun olarak toplamayan bazı kişi ve firmalar hurda aküleri gelişi güzel açıp içindeki çok tehlikeli ve kuvvetli kurşunlu sülfürik asidi ve kurşun bileşiklerini toprağa, akarsuya veya kanalizasyona döktükten sonra kurşun levhaları, kurşun geri kazanım tesislerine satan bazı vicdansızlar var.
Yapılması gereken değerlendirilebilir atıkların vahşi şekilde toplanmasına, ayrıştırılmasına ve kayıt dışı geri kazanılmasına son verilmelidir. Ranta dayanan kemikleşen yanlış düzen, vahşi düzen değerlendirilebilir atık toplama sistemine son verilmelidir. Vahşi toplamaya son vermek için ciddi ve kararlı mücadeleler verilmeli, denetim mekanizması güçlü şekilde devreye girdirilmelidir.
Bunun için yapılması gerekenler, merkezi yönetim ile yerel yönetim denetim kapasitesinin artırılması ve güçlendirmelidir. İlgili merkezi kamu kurumu ile yerel yönetimler lisanssız ayrıştırma işlemleri yapılan yerleri belirlemeli, izlemeli ve kapatmalıdır. Lisansız merdiven altı yerlere değerlendirilebilir atıklarını verenler ikaz edilmeli, gerekirse ciddi parasal cezalar uygulanmalıdır. Lisanslı firmaların sosyal güvencesi olmayan sokak toplayıcılarını çalıştırmalarına son verilmelidir. Sokak toplayıcıları sisteme entegre edilmelidir.
Belediyelere bağlı sağlık kuruluşları, vahşi toplama işleminde çalışanlarda, sağlık taraması yapmalıdırlar. İlgili sağlık kurumunun yapacağı tarama sonucu bu insanların çoğunun hasta olduğu görecektir. Mali konulardan sorumlu kamu kurumları, karanlık ellerin mali durumunu incelemelidir. Başta ilgili merdiven altı firma sahiplerinin mal varlığı başta olmak üzere birinci derece yakın akrabalarının her ferdi mali yönden incelemeye alınmalıdır.
Kaynak: Prof. Dr. Mustafa ÖZTÜRK (TBMM Çevre Komisyonu Başkanvekili)
DÜNYA´YI HAL ETTÍK SIRA UZAYA GELDÍ
Gözümümüz aydın sevgili çevreciler, insanoglu yaşadığı gezegeni hal etti, şimdi sıra uzaya geldi. Dünya´ya ve insanoğluna hayırlı ve uğurlu olsun…
**********
Avustralya ve ABD, Dünya’yı çevreleyen uzay çöplüğünü temizlemek için harekete geçti. Atmosfer dışındaki uydu çöplüğü, yeni iletişim uyduları ve uzay turizmi için en büyük tehdit.
Avustralya, Yeni Zelanda ve ABD’nin ANZUS askeri ittifakının son görüşmesinde, Dünya’nın yörüngesinde bulunan yarım milyondan fazla parçanın oluşturduğu uydu çöplüğünün temizlenmesi kararı alındı.
Ağırlığını kullanım dışı kalan uyduların oluşturduğu uzay çöplüğü, yeni iletişim uyduları ve uzay turizmi için büyük bir tehdit oluşturuyor. Avustralya’nın Melbourne kentinde bir araya gelen ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, Avustralyalı meslektaşı Kevin Rudd ile ABD Savunma Bakanı Robert Gates ve Avustralyalı meslektaşı Stephen Smith, uzay çöplüğü konusunda beraber hareket etmeye karar verdi. Ocak ayından itibaren, iki ülke uzaydaki çöplerin arasında tehdit oluşturabilecek boyutta olanlarını tespit etmek için gözetleme sistemleri üzerinde çalışmaya başlayacak. Tahminlere göre, Dünya’nın yörüngesinde boyutu bir santimetre veya daha fazla olan 500 bin parça atık bulunuyor.
UYDULAR ÇARPIŞIYOR
Görüşmenin ardından bir yetkili, son 50 yıldan beri yürütülen uzay programlarının geride çok fazla çöp bıraktığını ve bu çöplerin giderek tehdit edici boyuta ulaştığını belirtti. En son olarak, ABD’nin Iridium iletişim uydusu, geçtiğimiz yıl Rusya’nın kullanım dışı kalan bir uydusuyla çarpışarak parçalanmıştı. Uzay enkazına neden olan diğer etkenlerden biri, 2007’de Çin’in düzenlediği ve uyduları yok etmeyi amaçlayan ASAT testi. Çin’in ASAT faaliyetleri, bugüne kadar uzaya 6 bin parça enkazın yayılmasına neden oldu. Yetkililer, Uluslararası Uzay İstasyonu, uzay araçları ve uyduların neden olduğu atıklardan şu an sadece 16 bin parçanın takip edildiğini belirtti. Avustralya, uzay çöplerinin takip edileceği tesisini Batı Avustralya eyaletine kuracak.
hürriyet
Düşündüren Reklam Görüntüleri
En çevreci, sağlıklı ve tasaruflu ulaşım aracı – BİSİKLET -
Bisiklet, artık gelişen teknoloji sayesinde büyük gelişmeler kaydetmiş çok yönlü mucizevi bir araç. 21 vitesli, otomatik vitesli, elektrik motorlu, fonksiyonel ve hafif bisikletlerle bisiklet sürmek daha da keyifli hale geldi.
Bugün bisiklet, gelişmiş ülkelerde çevreyi, insan sağlığını, ekonomiyi, atmosferi korumanın en önemli araçlarından biri haline geldi. Artık modern yaşamda bir kısa mesafe (5-6 km) ulaşım aracı olarak kabul ediliyor.
Kent merkezlerinde hava kirliği %70 oranında motorlu taşıtlardan kaynaklanıyor. Motorlu taşıtlar ayrıca gürültü ve karbon salımına neden oluyorlar. Oysa ulaşımını bisikletle sağlayan bir kişi çevreyi hiç kirletmezken, hem kendisi hem de ülke ekonomisi için önemli bir tasarruf gerçekleştiriyor. Ayrıca bir kişi ulaşımını bisikletle sağlarken aynı zamanda spor yapmış oluyor, zamandan ve spor salonuna vereceği paradan kazanıyor; daha sağlıklı bir hayat sürerek sağlık giderlerini azaltıyor. Bisikletin çocuklar için de kas ve refleks gelişimi, ayrıca trafik eğitimi açısından önemli bir işlevi var. Ayrıca bisiklet bir deprem sonrasında kent içinde kullanılabilinecek en önemli ulaşım aracı.
Günümüzde bisiklet küresel ısınma ve çevreye sağladığı olumlu etki, getirdiği aktif yaşam, spor etkisi, sağlığa katkısı, sağladığı tasarruf, ulaşım ve turistik amaçlı kullanımı gibi nedenlerden dolayı Dünyada 2. altın çağını yaşıyor. Ülkemizdeyse bisikletin üretim, satış ve kullanım oranları yüksek (1 milyon adet) olmasına karşın önemi yerel yönetimlerce henüz yeterince anlaşılamıyor. Konunun öneminin farkında olmayan yerel yöneticiler toplu konut alanlarına, toplu taşıma ağ entegrasyonlarına, yeni açılan caddelere, büyük marketlerin ve okulların çevrelerine bisiklet yolları yapmıyorlar. Oysaki modern anlamda düzenlenecek bir altyapı ile kentin hava kalitesine de olumlu katkı yapılabilir. Bisikletli ulaşım yerel yönetimler için ağaç dikmek kadar önemli bir unsur olmalıdır.
Bisikletin Çevreye Faydaları
1. Hava Kirliliği
Motorlu taşıtlardan çıkan gazlar, atmosfere salınan karbon dioksitin %31’ini, karbon monoksitin %82’ini oluşturur. Bu gazların %60’ı, motorun ilk çalıştırıldığı birkaç dakika içerisinde salınır. Araba yerine bisikletle gidilen her kilometre havadan 145 gram karbondioksit temizler.
Bunun yanı sıra bir arabanın üretilmesi için gerekli madde miktarı o kadar fazladır ki, hesaplamalara göre bir araba tüm kullanım ömründe çıkardığı kirlilikten fazlasını üretilme aşamasında ortaya çıkarıyor. Her bir arabanın üretimi için 50.000 kwh enerji harcanıyor.
2. Ses Kirliliği
30 desibelin üzerindeki seslerin insan sağlığı üzerinde olumsuz etkileri olduğu saptanmıştır.
30-65 dba : Konforsuzluk, sıkılma duygusu, kızgınlık konsantrasyon ve uyku bozukluğu
65-90 dba : Kalp atışı değişimi, solunum hızlanması, beyindeki basıncın azalması
90-120 dba : Metabolizmada bozukluk, başağrısı
120-140 dba : İç kulakta bozukluk
140 ve üzeri : Kulak zarının patlaması
3. Küresel Isınma
Motorlu taşıtların sera gazı salınımları küresel ısınmanın %13.5’ini oluşturuyor
Sağlığa Faydaları
1. Kandaki kolesterol seviyesini düşürür
2. Pıhtılaşmadan kaynaklanan kalp krizi riskini azaltır.
3. Yüksek tansiyondan kaynaklanan hastalık riskini azaltır.
4. Hareketsizlikten kaynaklanan sağlık sorunlarını azaltır veya engeller.
Ekonomiye Faydaları
1. Bireysel
Arabayı satın almak için ödediğimiz para, aslında buzdağının su üstünde kalan kısmı. Asıl masraflar arabanın anahtarını aldıktan sonra başlıyor. Kasko, trafik sigortası, benzin, tamir, bakım derken ortalama bir aile, her yılın altı haftasını sadece araba masraflarını ödemek için çalışıyor! Oysa bisiklet için bu rakam sadece 1 gün!
2. Ülke Çapında
Hareketsiz yaşam tarzının ve hava kirliliğinin sağlık sistemine getirdiği yük, araba yollarının inşası ve bakımı için gereken ayrılan bütçe, trafik kazaları, ülkenin enerji konusunda dışa bağımlığının artması, trafikten kaynaklanan işgücü kaybı ülke ekonomisine büyük zarar vermektedir. Özellikle son yıllarda enerji sıkıntısı yaşayan, dünyanın en pahalı benzinine sahip ülkemizde tüm enerji kaynaklarından tasarruf edilmesine çalışılmalıdır. Trafikten kaynaklanan benzin, işgücü kaybı korkutucu boyutlara ulaşmaktadır.
Hiroşima ve Nagasaki’nin bombalanmasının 65. yılı
Uluslararası — 6 Ağustos 1945’te ABD, Hiroshima’ya 15 bin tonluk TNT’nin patlayıcı gücüne eşdeğer ve “küçük çocuk” (little boy) adında bir atom bombası attı. Üç gün sonrasında ise “Şişman Adam” (fat man) Nagasaki’ye atıldı. Bu bombanın patlama gücü çok daha yüksek, 21 bin tonluk TNT’ye eşitti. İki şehrin bombalanması sonucu yüzbinlerce kişi öldü. Yayılan radyasyonun etkileri ise hala sürüyor.
II. Dünya Savaşı sırasında, Amerika ve İngiltere “Manhattan Projesi” olarak adlandırdıkları bir atom bombası projesi başlattılar. Bu projenin çıkışı, Almanya’nın atom bombası yapabileceği korkusuydu. Ancak, Almanya savaşta yenildikten sonra Japonya’nın atom bombası yapabilme ihtimali neredeyse hiç olmamasına rağmen bu araştırmalar devam etti.
Bombanın atılması ile Hiroşima ve Nagasaki anında yok oldu. Atom bombasının yarattığı muazzam şok dalgaları çok geniş bir alanda binlerce kişinin o anda ölmesine sebep oldu. Dalgaların doğrudan ulaşamadığı yerlerde ise yayılan radyasyon, sonraki günler, aylar ve yıllar boyunca bir çok kişinin lösemiden ölmesine sebep oldu. Hayatta kalanlara Japonya’da “Hibakusha” dendi. Hibakusha’lar ve çocukları ülkede yıllarca insanlar tarafından dışlandı. Radyasyondan etkilenme korkusu ile hiç kimse onlara yaklaşmak istemedi. Yıllarca bu zor koşullarda yaşayan Hibakusha’lar kendi trajedilerinden yola çıkarak dünyada başka Hiroşima ve Nagasaki olmaması için büyük kampanyalar başlattı.
6 Ağustos 1945 yılında, sabah 8:15’te “Küçük Çocuk” isimli ilk nükleer bomba “ Enola Gay” isimli B-29 Superfortress’ten bırakıldı. İnsanlık tarihinde ilk defa böyle bir bomba kullanılmıştı. Aralık 1945 yılında Hiroşima’daki resmi kaynaklar ilk anda ölenlerin sayısını 140.000 olarak tahmin ettiklerini bildirdi. Bombanın etkisi ile daha binlerce insan yavaş yavaş öldü. Nükleer saldırıdan sonra Hiroşima şehri bir barış şehri olarak düzenlendi. Bombanın yıktığı alanda ayakta kalan ilk bina da Hiroşima Barış anıtı olarak seçildi.
9 Ağustos 1945 sabahı, Amerikan “Bockscar” isimli B-29 Superfortess uçağı “Şişman Adam” isimli ikinci nükleer bombası ile, ilk hedefleri olan Kokura’ya ulaştı. Ancak, şehir bir bulut kümesi ile örtülmüştü ve görüş yeterli değildi. Kötü hava koşulları ve meydana gelen diğer problemler nedeni ile uçuş ekibi, ikinci hedefleri olan Nagasaki’ye yöneldi. Burası Japonya’nin gelişmiş önemli bir endüstriyel bölgesiydi. Bombanın atılması ile hemen ölenlerin sayısının 100.000 olduğu tahmin ediliyor.
Amerika, bomba kullanımını haklı göstermek için Japonya’nın Pearl Harbor limanına yaptığı baskını ve Müttefik güçlerinin koşulsuz teslim olma isteğini geri çevirmelerini öne sürdü.
Ancak yıllar sonra yapılan açıklamalarda Amerika hükümeti, bombanın gerekli bir askeri harekat olduğunu, çünkü buna tek alternatifin istila olduğunu söyleyecekti. Japonya’nın istilası ise bir çok Amerikan askerinin hayatına mal olacağından, bombanın bırakılması daha uygun görülmüştü.
Aslında daha işin başından itibaren Amerika’nın Kara, Deniz ve Hava Kuvvetlerinin üst düzey yetkilileri nükleer bombanın bırakılmasının bir gereklilik olduğu savını şiddetle reddetmişti. Daha sonra başkanlığa yükselen dönemin generali Eisenhower, ”Onları bu korkunç şey ile vurmamıza gerek yoktu” demiştir. Japonların çözülmüş şifreli telegraflarından ve diğer bilgi kaynaklarından, aslında Japon askeri kuvvetlerinin zaten bozguna uğramış olduğu biliniyordu. Japonlar, imparatorlarını korumak karşılığında Amerika’nın sunacağı teslim olma şartlarına uymaya hazırdı. Ayrıca, Sovyetler Birliği’nin, savaşa Japonya’nın karşısında girmesi durumunda, herhangi bir istilaya gerek kalmadan Japonya zaten teslim olacaktı.
Kaynak: http://www.greenpeace.org/turkey
Ya sizde sırtınızdaki kıyafetiniz için öldürülseydiniz?
Kanada’da iki ay sürecek fok avı katliamı başladı. Çoğu yavru 300 bin fokun öldürülecek olması hayvanseverleri yine ayağa kaldırdı. Sezonun başlamasıyla yüzbinlerce fok birkaç ay önce dünyaya geldikleri buzlar üzerinde kafaları sopalarla ezilerek, derileri canlı canlı yüzülerek öldürülüyor. Bu senenin diğerlerinden farkı rekor sayıda fokun (320
bin) öldürülecek olması. Hayvan hakları savunucuları fok avını ‘katliam’ olarak nitelerken, Kanada hükümeti bunun bir gereklilik olduğunu savunuyor. Hükümete göre Kanada açıklarındaki 5 milyondan fazla fok bölgedeki doğal dengeyi bozuyor ve morina balıklarının neslini tehlikeye sokuyor. Fok nüfusunu üç yıl içinde 4 milyona indirmeyi planlayan hükümet, avı önümüzdeki yıllarda da sürdürmekte kararlı…
Petrol KAZALARI
Meksika Körfezi’nde Louisiana eyaleti açıklarında batan petrol platformunun yol açtığı kirlilik, tarihin en büyük çevre felaketlerinden biri olma yolunda ilerliyor.

Meksika Körfezin’de BP’nin yol açtığı kirlilik faciaya dönüşmek üzere. Yaklaşık bin 500 metre derinlikte bulunan kuyudan her gün 800 bin litre dolayında ham petrol denize karışıyor. Petrol sızıntısının yayıldığı alanın 10 bin kilometrekareyi aştığı tahmin ediliyor.
Yetkililer, sızıntıyı azaltmanın en az bir hafta, petrol sızıntısını tamamen durdurmak için gereken kuyuların inşasının ise en az üç hafta süreceğini dile getiriyor. İngiliz petrol şirketi son olarak, 74 ton ağırlığında, 12’ye 7 metre büyüklüğünde bir odanın ilerleyen günlerde okyanus tabanındaki sızıntının olduğu noktaya yerleştirileceğini açıkladı.
Sızan petrolün önce bu odanın içine, buradan da tüpler aracılığıyla deniz yüzeyindeki tankerlere aktarılacağı belirtildi. Petrolü deniz yüzeyinden arındırma çalışmaları için helikopterler de günde 100 bin litre kimyasal maddeyi deniz yüzeyine boşaltıyor.
Sahil Koruma yetkilileri, petrolün 3 ya da 4 gün içinde Mississippi ve Alabama kıyılarına ulaşmasının beklendiğini belirtiyor.
Yetkililere göre, ham petrolün denizden temizlenmesi en az 3 milyar dolara malolacak.
Çevre felaketinin balıkçılık ve turizm sektöründe yolaçması beklenen zarar ise 5 milyar dolardan fazla olarak tahmin ediliyor. Bölgede balık avı 10 gün süreyle yasaklandı.
Gerekli önlemler zamanında alınmazsa, Meksika Körfezi’ndeki çevre felaketinin boyutunun, 21 yıl önceki Exxon Valdez faciasını geride bırakacağı yorumları yapılıyor.
Bu yaşlı dünyanın karşılaştığı ilk felakette değil. İşte iz bırakan 10 petrol faciası.
1-Kuveyt: Şimdiye kadar yaşanan en büyük felaket oldu. Körfez savaşı sırasında yaşanan felakette 5.7 milyon varil sulara karıştı. Yaşanan facianın maliyeti ise 484.5 milyon dolar oldu.
2-Ixtoc: Meksika Körfezi’nde petrol araştırmasına katılan Ixotoc 1’de yaşanan patlama ile 3.34 milyon varil sulara karıştı. Felaketin maliyeti 283.9 milyon dolar oldu.
3-Atlantic Empress/Aegean Captain: 1979 yılında iki tankerden 2.2 milyon varil çevreye yayıldı. Bu çarpışmanın maliyeti 187 milyon dolar oldu.
4-Fergana Valley: 1992 yılında 2 milyon varil petrol sulara gömüldü. ABD enerji departmanı verilerine göre ise rakamlar daha ciddi. Yapılan açıklamada 4.5 milyar varilin yok olduğu belirtildi bu felaketin maliyeti 178 milyon dolar oldu.
5-ABT Summer: 1991 yılının Mayıs ayında Liberin tankerinde yaşana patlama 5 mürettebatın hayatına mal oldu. Bu felaketin maliyeti ise 163.2 milyon dolar oldu.
6-Nowruz: 1983 yılında Nowroz Petrol Platformunda meydana gelen olay İran Irak savaşı sırasında gerçekleşti. Irak uçaklarının platformu bombalamasının maliyeti 161.5 milyon dolar oldu.
7-South Africa: 1.8 milyon varil petrol İspanyol tankeri Castillo de Bellver’de çıkan yangın ile sulara karıştı.
8- Amoco Cadiz: 1.6 milyon varil petrol sulara gömüldü ve 136 milyon dolarlık hasar yarattı.
9-Odyssey: 1.02 milyon varil petrol sulara karıştı. Felaketin maliyeti 86.7 milyon dolar oldu.
10-MT Haven: 1 milyon varil sulara karıştı ve günümüz rakamlarıyla hesaplandığında 85 milyon dolarlık hasar bıraktı. Nisan 1991’de meydana gelen patlamada petrol yüklü tanker 3gün boyunca battı. Meydana gelen felaket 6 kişinin de hayatına son verdi. Patlama İtalya ve Fransa’nı yer aldığı Akdeniz’de en büyük patlama olarak tarihe geçti.
Doğa İçin Siyaset
Merhaba sevgili Çevre dostlari,
http://bahtiyarkurt.wordpress.com ´dan bire bir aktardim bu yazi dizisini sizlerle paylasmak istedim. Doğal Hayatı Koruma Derneği’nde (DHKD) Genel Müdürlük yapan Sayin Bahtiyar Kurt´ta calismalarinda üstün basarilar dilerim.
———-
Doğa İçin Siyaset (Tarihi) 1
Şimdi bu başlığı görenler şunu düşünebilirler: Vay be, Bahtiyar da siyasete giriyor. Hem de istemeye istemeye sadece doğa için. Yok yok… Merak etmeyin öyle değil. Şöyle:
Doğa konusunda ilerlemek, bu konuda kendini ya da bir örgütü evriltmek ve bu işi bir sisteme dökerek tüm diğer oluşumlarla aynı kulvarda varlık gösterebilmek için donanımı arttırmak gerekiyor. Aslında bu günlükte yazmaya çalıştığım ve planladığım yazılar bu konuda hem kendimi hem de bu günlükleri takip edenlere bu donanımların basit bir yelpazesini sunmak amaçlı. Bu kapsamda kendine boş vakitlerinde doğaya çıkıp hayatın güzel yanlarını yaşamanın ötesinde hedefler koyanlar için belirlediğim konulardan biri de siyaset tarihi.
Önce, siyaset nedir? Tabi ki kutsal bilgi kaynağı EkşiSözlüğe dönüyoruz bu noktada:
1. İkiyüzlü insanların oluşturduğu arenada oynanan kaka oyun.
2. Devlet işlerinin düzenleme ve yürütme sanatıyla ilgili özel görüş ve anlayış.
Biz şimdilik ikinci tanımı alıp birinciye sadece tebessüm edelim.
Niye böyle bir konuyu yazma ihtiyacı duydum, neden bu konu donanım için gerekli? Yukarıdaki tanımda da görüleceği gibi siyaset devletle ilgili bir şey. İstesek de istemesek de şu andaki dünya sistemi devletler üzerinden yürüyor (Anarşistler kızmasın). Biz doğa severlerin yürümek istediği yolun temel taşlarını insanların kendisi oluştursa da belli bölümlerinde devlet ya da devletler de bulunuyor. Malum dünyadaki politikaları ve dolayısıyla bizim hayatlarımızı düzenleyen büyük faktörlerin başında devletler, şirketler ve insanlar geliyor.
İşte tam da bu nedenle karşınızda ya da yanınızda olacak kurumların geçmişini bilmek ve geleceği konusunda akıl yürütmek ister istemez bizim bir parçamız olacak. İşte bu nedenle bu yazı kaleme alınmıştır.
Ben genelde yazılarımı bir ya da bir kaç kaynağı okurken kaleme alıyorum. Bu yazımın ilham kaynağı da Oral Sander’in Siyasi Tarih kitabı. Kaynaklarım bana bu kitabın bu işin temel yapıtlarının başında geldiğini belirtti. (Süper köşe yazarlarının “kaynakları” kavramı beni her zaman büyülemiştir. Bu nedenle ben de kaynaklara sahip olmalıyım dedim kendimce.)
Gelelim siyaset tarihine. Tarih ilginç bir kavram. Asla matematik ya da fiziğin kesinliğine sahip değil. Bir de “tarihi kazananlar yazar” olgusu var ki tadından yenmez. Önemli bir nokta da şu: Tarih olayı ne yazıkki 5000 yıl önceye kadar gidiyor. Halbuki evrenimiz yaklaşık 14 milyar yaşında. Dünyamızın yaşı da 4,5 milyar yıl olarak biliniyor. İnsanın ataları 500bin yıl önce Homo erectus iken olanları bize ancak antropologlar söyleyebiliyor. Modern tarih bu kadar gerilere gidemiyor. Olsun, biz zaten siyasete bakacağız. Erectus’lar muhtemelen fıstık gibi yaşamışlardır. Bu tür işlere bulaşmamışlardır.
Siyaset tarihinin (bundan sonra tarih olarak anılacaktır) iki temel dönüm noktası olduğu söyleniyor. Ben de katılıyorum: Tarım ve endüstri devrimleri. Bu iki dönüm noktası uygarlığın dönüm noktaları olarak da tanımlanabilir. Bence sonun başlangıcı noktalarından öteye gidemez ya. Neyse. (Bkz. Hayko Cepkin, Sakin Olmam Lazım albümü).
Konuyu sistematik olarak incelemeye başlamadan önce bir nokta daha: Tarih birbiriyle etkileşimi aralıklı ve geçici olan küçük çaplı bağımsız siyasal ve ekonomik birimlerden, merkeziyetçiğe doğru gelişme göstermiştir. Bir zamanlar sadece gruplar halinde yaşayan insanlar (tribe) küçük kent devletleri kurmuş, buradan imparatorluklara kadar uzanmış ve arından günümüz yapısına (temelde ulus-devlet) uzanmıştır.
Her ne kadar çok özet geçeceksem de bu konuyu bir yazıda ele almak mümkün değil. Bu nedenle 3 ya da 4 bölümde okuyabileceksiniz tüm hikayeyi.
Şimdi, insanlık tarihi (son 7 bin yıl tabiki) bu noktada üç bölüme ayrılıyor: Tarıma dayalı uygarlıklar (Ortadoğunun yıldızı parlıyor), küreselliğe doğru ilk adımların atıldığı ikinci dönem (Grekler, İslam ve Moğol – Türk etkinlikleri) ve
Modern – küresel dünya (Avrupa’nın yıldızı parlıyor). Aslında biz şu anda dördüncü bir dönemdeyiz. Ama henüz bu dönemi tanımlayamıyoruz. Muhtemelen 500 yıl sonra bu döneme de bir isim verirler. Bilgisayar dergilerine göre bilgi çağı ismini alabilecek bu dönem biz doğacılar için çok daha dramatik bir ismi hak ediyor: Yok oluş çağı. Haklı olup olmadığımızı 500 yıl sonra göreceğiz elbet.
Şimdi bu üç döneme biraz daha yakından bakalım. Çok detaya gerek yok. Detayları isteyenler bu konudaki binlerce kitap ve yazıya yönelebilirler. Bu bölümleri yazarken ders kitabı tadından çıkartmaya çalışacağım kendimi. Ama söz de vermiyorum.
TARIM UYGARLIKLARI – MÖ 5000 – MÖ 500
Bana deseler ki bu üçünden birini seç elbette bu dönemi seçerdim. İyi niyetli insanlar olarak tarımsal keşifleri yapar kendi güzel minik şehirlerimizde yaşardık. Hatta belki başka bir yerlerde göçebe olarak yaşardık. O zaman da çok et yemek gerekli olurdu o da bana pek uymazdı. Tercihim Homo erectuslara gitmek olabilir.
Bu dönem aslında en büyük özelliklerini (tarihsel olarak) meşhur Mezopotamya ve Nil uygarlıklarından alıyor. Bunlar tarihin ilk düzenli yerleşik devletleri. Aslında yerleşik yaşam Göbeklitepedeki bulgularla MÖ 12000 yılına kadar gidiyor. Daha da gider muhtemelen. Ama Mezopotamyadaki Sümerler daha farklı. Bu dönemde tarım artık ilerliyor. Sadece akarsulara bağımlı kalınmıyor su yönetilmeye başlanıyor. O zamanının Sümer DSİ’si ilk kanal projelerini hayata geçirerek tarımı daha da büyütüyor. Bu tür sistemlerin kurulması toplum içinde de sistemi güçlendirmiş ve insanlara düzenli çalışma prensipleri vermiş. Bu da bu bölgedeki kent devletlerin öne çıkmasına neden olmuş.
Bu topluluklar elbette tarım yapıp ardından yan gelip yatmamıştır. Göçebe toplumların saldırılarına karşı koymak için savaşan gruplar yani ordu kurmuşlar. Bu da kent devletlerdeki merkezi yapıyı daha da güçlendirmiş. (Günümüz Türkiyesinden pek de farkı yok görüldüğü üzere.) Burada önemli nokta şu. Tarımdaki ürün verimliliği bir grup insanın kendilerinden fazlasına yetecek ürünü üretmelerini sağlamakta bu da savaşçıların sadece kendi işlerini yapmalarına olanak sağlamakta, ortaya askeri uzmanlık çıkmakta. Bu büyük ayrım aslında tarımın insanlığın sonunu getirecek bir gelişme olması anlamına da geliyor bence. İnanmıyorsanız Jared Diamond’un Tüfek, Mikrop ve Çelik kitabını okuyabilirsiniz.
Her ne kadar bu döneme tarım uygarlıkları desek de göçebe kavimler de yaygın olarak hayatlarını sürdürmüşler. Bu topluluklarda malum Orta Asyada en güçlü modellerini oluşturmuş ve binlerce yıl boyunca yerleşik türdaşlarına bir türlü rahat vermemişlerdir. Bu dönem genelde bu iki tarafın mücadelesine ev sahipliği yapmıştır. Şu ya da bu grup kazandı diyemeyiz. Sonuçta bu bir müsabaka değil. Ancak sonuçta yerleşik model yaygınlaşmayı sürdürmüştür.
Bu dönem ayrıca bugünkü Avrupalıların Asyanın bağrından koparak Avrupaya yerleşmelerine sahne olacaktır.
KÜRESELLİĞE DOĞRU ADIMLAR– MÖ 500 – MS 1500
Bu bölüme daha güzel bir isim vermek gerek. Ben olsam Grek-Arap-Moğol dönemi derdim. Allahtan tarihçi değilim. Konuyu sulandırmadan detaylara girelim. Bu dönemin karakteristik özelliği insan gruplarının birbirleriyle daha çok iletişimde olması. Çinlililer Hintlilerle, Mısırlılar Greklerle ilişkilere bu dönemde başlamış.
Öncelikle Anadolu topraklarına bakalım. Ege Denizinin kıyılarında yeni ve iddaalı bir dönem başlamış. İyonlar buralarda görece korunaklı toplumlar oluşturmuşlar. Bu toplumlarda okuma yazmza önem kazanmış ve düşünürlerin önü açılmış. Kısacası modern anlamında bilim bu dönemde bu topraklarda doğmuş. İyonyalılar şöyle demişler: Evren bilinebilir. Güçlü öngörüleri varmış. Ben her zaman atom fikrini ortaya daha o zamanlarda atan Demokritus’a hayran kalmışımdır. Dünyanın ilk kuantumcusu. Thales, Anaksimander, Hipokrat ve matematikçilerin güzide ismi Pitagor hep bu dönemden. İyonların yanında konfüçyus, Buddha ve Zerdüşt de bu dönemin diğer önemli şahsiyetleri.
Batı Anadolu çalışır da Yunan yarımadası boş durur mu? Orada da önemli gelişmeler bir sonraki dönemde ceyran etmeye başlamış. Özellikle sistematik askeri sanatların gelişmesi, askerlerin yardımlaşma ve eşitlik anlayışının topluma yansıması basit seviyede demokrasiyi o zaman devletlerine getirmiş. Şarap ve zeytin üretim ve ticaretleri de bu yaklaşımı güçlendirmiş. Atina, Efes, Milet ve Sparta bu zamanlarda doruk yapmışlar. Aristo, Sokrat ve Plato gibi devler de bu zamanlarda büyümüşler. Grekleri bölgeden çıkarıp dünyaya açma çalışmasını da meşhur İskender gerçekleştirmiş. Asyanın içlerine kadar ilerleyip hemen her yeri fethetmiş. Ama temelde Grek kültürü diğer kültürlerle tanışma fırsatını bu dönemde elde etmiş.
Romalılar nerede kaldı diyorsunuz di mi? Geldiler. Sıra şimdi onlarda. Roma aslında köylerden oluşan zayıf bir yapıyken Etrüsklerin de katkısıyla MÖ 6. Yüzyılda bir kent devlet olmuş. Kısa sürede Kuzey Afrika, Anadolunun bir bölümü Grek yarımadası ve Orta Doğunun bir kısmına hakim olmuşlar. Romalılar tüm herkese Roma vatandaşı olma hakkı vermiş. Bu nedenle modern devletlerni ilk örneği sayılıyor Roma İmparatorluğu. Arından büyümenin de etkisiyle ve yönetici seçimleriyle önce ikiye bölünüyor ardından da Kuzey Avrupalıların saldırısıyla 5. yüzyılda dağılıyor. İmparatorluğun doğu bölümü ise Fatih Sultan Mehmet’e kadar bir şekilde ayakta duruyor.
Bu dönemin önemli bir olgusu da Hristiyanlık. Yahudiliğin baskısı altındaki umutsuz ortadoğu toplumlarına ilaç gibi gelen İsa ve takipçileri bu sınıfsız dini kuruyorlar ve birçok topluma ilaç oluyorlar. Sonra Hristiyanlık da sistemleşecek, Avrupa’da devlet-din çatışmalarını başlatacak ama Avrupalılar bunun da üstesinden gelmeyi başaracaklar. Batının üstünlüğü daha sonraki bölümlerde de görüleceği gibi bu tür detayların altında yatıyor.
Hristiyanlığı takiben İslam da kısa süre sonra ortaya çıkıyor. Hristiyanlık hiçbir zaman tam olarak Arapları içine alamıyor. Ama Hz. Muhammet bir Arap olarak bu topluma tek tanrılı dinler dünyasına açılan kapıları sunuyor. İslam da temelde Hristiyanlıkla aynı öğretiyi savunuyor. Farklı olarak ibadetler konusunda çok net prensipleri ortaya koyuyor.
Hz. Muhammedin ardından halifeler (meşhur dört isim) devlet alanında da etkin rol oynuyorlar ve İslamın sınırlarını geliştiriyorlar. Halifelerin ardından Emeviler İslamı Şam’a getiriyorlar. Ardından da Abbasiler merkezi Bağdat’a alıyorlar. Emeviler de bir süre daha bugünki İspanya topraklarında kalarak yaşamlarını devam ettiriyorlar. Abbasi dönemi İslamın en parlak dönemi. Bilimin ve düşüncenin geliştiği bu dönem diğer toplumlarla da iletişim kurmayı ihmal etmiyor. Araplar dışındaki diğer milletler de İslama kabul ediliyor ve İslamın önü açılıyor.
Ardından Osmanlılar İslamın başkentini İstanbula taşıyorlar. Arada başka mekanlar da var elbet. Osmanlılarla birlikte İslam hareketli ve atak bir döneme daha giriyor.
Bu dönemin temel aktörlerin biri de Orta Asya’da yerleşik (göçmenler için yerleşik hakaret sayılır, ama burada kast edilen o değil) bulunan ama hareket etmeye de bayılan Moğol – Türk toplumları. Ortaokulda tarih derslerinin en bayıldığım bölümü.
1000’li yılların başından itibaren Orta Asya’nın “deli kanlı” göçmen toplumları daha iyi otlaklar bulmak amacıyla zaman zaman batıya doğru yönelmişler. İndo Avrupalılar bu zamanlarda Avrupa’ya yerleşmeye başlamışlar. Sonra Türkler ve ardından Moğollar bu bölgeleri ziyaret etmiş. Türkler Hazar Denizinin etrafından İran ve Orta Doğuya geldiklerinde İslamı da kabul etmişler. Ama bunu yaparken kültürlerini de korumuşlar. Türkler bu dönemlerde İslam bayrağını taşıyan toplum olmuş, bu konudaki heyecanı da arttırmışlar. Ancak bu dönemlerde kurulan Türk devletleri kısa ömürlü olmuş. Türkler İslamın savaşan grubu olmuş ve halifeliği elinde bulunduran Abbasilerle uyum içinde yaşamışlardır.
13. yüzyılda bu kez Moğollar bölgeye gelmiş ve Abbasi Halifeliğini sona erdirmişler. Bu dönemin yıldızı ise hepimizin bildiği Cengiz Han. Türkler de dahil büyük sayıda kavimi bir çatı altında toplamış, Çin’den Avrupaya kadar büyük bir bölgede dengeleri değiştirmiş. Disiplinli ve kendini adamış ordusu bölgedeki birçok topluluğun yerini değiştirmiş özellikle Batı Asya ve Avrupa’da hareketlilik sağlayarak burdaki kurumların gelişmesine katkı sağlamış. Cengiz Hanla birlikte Türk kavimleri de Batı Asya topraklarına yerleşmişler. Cengiz Han’ın hikayesini anı-roman olarak okumak isterseniz size Homeric’in “Moğol Kurdu” kitabını tavsiye ederim. Harika bir yapıt.
Tarihin bu dönemini kapatmadan önce son bir bölüm daha var. O da Türklerin tekrar güçlendiği ve Osmanlı İmparatorluğunun kurulduğu dönem. Kuzey Afrika, Anadolu, Orta Doğu ve Balkanlar Osmanlılar tarafından uzun bir dönem yönetilmiş ve müslümanlar ilk kez Avrupa’ya geçmişler. Bu dönemde Osmanlılar denizlere de inmiş, temelde Akdenizin üstünlüğünü ele almışlardır. Ancak bu dönemde dahi Osmanlılar dönemin en egemen toplumu olamamışlar. Avrupa donanmaları Akdenizden çıkınca bu kez tüm Dünyaya açılmış ekonomi ve teknoloji açısından ileri düzeylere ulaşmanın kapıları açılmış.
Bu yazıyı yavaştan sona erdirelim. Tarih elbette bu kadar kısa özetlenemez. Ama biz şimdilik kendi işimize yarayanı alalım. 1900’lü yıllara kadar olan tarihi üç bölüme ayırmıştık (Liderliği hemen de üstlenmişim, “Oral Sander ayırmış” demeliydim.). İlk ikisini anlatmaya çalıştım. Bu bölümler genelde Orta Doğu ve Asya’da geçti. Bir sonraki yazımda üçüncü bölümü ele alacağım. Bize en çok gerekli olan bölüm de aslında bu üçüncü bölüm. Bugün dünyaya ve tabi ülkemize hakim olan sistem anlayışı nasıl ortaya çıktı, batı nasıl yükseldi, arka plandaki mantık ne? Bunları anlarsak sanırım başta bahsettiğim donanıma bazı eklemeler yapmış olacağız. Yakında görüşmek üzere…
—–
Doğa İçin Siyaset (Tarihi) 2
Siyaset tarihine kaldığımız yerden devam edelim. Eğer bu yazının ilk bölümünü okumadıysanız aşağıdaki adrese gitmenizi öneririm.
http://bahtiyarkurt.wordpress.com/2010/03/28/doga-icin-siyaset-tarihi-1/
“Yok şimdi uğraşamayacağım ben ya” diyorsanız da siz bilirsiniz. Buradan devam edebilirsiniz.
Bir önceki yazıda siyasi tarihin ilk iki bölümünü incelemiştik. Ama bizim için (doğa çalışmaları ve günümüzdeki durumu anlamak) önemli olan bölümün üçüncü dönem olduğunun altını çizmiştim. Hem bulunduğumuz zamana yakın olması hem de şu anda kendi ülkemiz de dahil işleyen sistemin temellerinin atıldığı dönem olması nedeniyle bu üçüncü tarihi dönem anahtar nitelikte. Bu dönemde Batının gelişmesi ve dünyanın tam anlamıyla küresel bir hal alması öne çıkan olgular.
Avrupa’nın batısında bulunan ülkelerin “deniz” açılımı dünyanın kaderini değiştiren noktalardan bir tanesi. Denizlerin kullanılması dünyanın küreselleşmesinde de önemli bir etken. Bunu ilk olarak başaranlar İspanyol ve Portekizliler. Vasco de Gama Portekiz Krallığının teşviklerinden yararlanan ilk ünlü isimlerden birisi. Afrikayı etrafından dolaşıp Araplarla karşılaştı. Ülkeler ya da toplumlar arası ilişkilerdeki olumsuzluk da başlamış oldu. Ardından Kristof Kolomb bu kez İspanyol Kraliçesi adına Amerikayı keşfetti. Bu bölgeler İspanyollar için mücevher kaynağı oldu ve benzeri görülmemiş katliamlarla Aztekler ve İnkalar yok edildi. Bu kadar basit. Neyse, sakin olmam lazım diyelim ve Hayko Cepkin’e bir kez daha teşekkür edelim.
Bu dönemde ticaret de karadan denize kaydı. Bu unsur Osmanlılar dahil müslüman devletlerin zayıflamasının nedenlerinden biri.
Bu dönem aslında bugünkü haliyle ekonominin de adım adım ortaya çıktığı dönem oldu. Ticaretin güçlenmesiyle birlikte siyasi sistemde de değişiklikler olmaya başladı. Kent devlet temelinde işleyen ekonomi ulus devlet yapısına geçince büyük değişiklikler de hayata geçti. Temelde en büyük değişim fiyatlarda yaşandı. Fiyatlar büyük ölçüde bu dönemde arttı. Bunun temel nedeni de Amerika kıtasından gelen mücevherler oldu. En çok artan fiyatların başında ise tarım ürünleri geldi. Hatta bazı hükümetler paralarının değerini düşürerek ortaya çıkan enflasyonla mücadele etmeye çalıştılar. Bu müchevher – para – enflasyon işleri nasıl mı oluyor? Bu sorunun yanıtı da başka bir yazımızın konusu olsun.
Tüm bu dönemdeki gelişmeler siyasi açıdan ulus devletlerin gücünü arttırmaya yardımcı olmuş. Avrupa’da oluşan milliyet duygusu da bunun parçası. Artık Fransız İmparatorluğu yerine Fransa milleti algısı bu dönemde oturmaya başlıyor.
Denizler dedik. Denizleri geniş anlamıyla kullananlar ilk olarak İbreik yarımadasındaki devletler. İspanya ve Portekizin deniz üstünlükleri bir süre sonra Hollanda ve İngiltere tarafından sona erdirilmiş. İngiliz üstünlüğü! Tarihte bir noktada başlıyor. İngiltere anayasal düzeni ve halkın temsiliyetini monark düzen içinde oturtan ilk ülke olmuş ve bu gerçekler İngiltereyi diğerlerinden bir adım ileri taşımanın yolunu açmış. Kısacası Batı ülkeleri denizlerdeki bu üstünlüklerini siyasal, ekonomik ve toplumsal alanda attıkları sağlam atılımlarla pekiştirmişler. Ardından 1700 – 1850 yılları arasında yeryüzünün tüm kıtalarına yayılarak daha da güçlenmişler.
Batıda bu gelişmeler yaşanırken Doğu Avrupa’da da Avusturya ve Prusya hüküm sürmekteydi. Batı ve Doğu arasındaki en temel fark ise Doğu’daki toprak sahiplerinin güçlü, yönetimlerinse despotik olmasıydı. Yine bu bölgelerde bulunan Polonya, Kutsal Roma İmparatorluğu ve Osmanlı hali hazırda zayıflama dönemlerine girmişlerdi. Son olarak Rusya’dan bahsetmek gerekirse, Rusya toplumu Çarları liderliğinde (özellikle de meşhur Korkunç İvan) sınırlarını Asyanın doğu bölgelerine kadar genişletmiş ve Avrupa’yı kısaca bu bölgelere kadar getirmişti. Batı, denizin yanı sıra karada da üstünlüğünü kurmuştu.
Bu dönem Osmanlılarla birlikte İslam dünyasının da zayıfladığı dönem olarak tarihe geçiyor. İslam dünyasının kendi içindeki sıkıntılar bir yana (örn. Şii – Sünni çatışmaları) bu zayıflamanın en büyük nedeni ticarette Batı ile rekabet edilememesi yatmakta. Batıdaki tüccarlar neredeyse devletleri yönetmeye başlamışken Osmanlıda tüccarlar istedikleri esnekliği bir türlü alamamışlar ve bağlı oldukları askeri mantıktaki yöneticilerle uyum sağlayamamışlardır. Doğu ülkelerinde tüccarlar ve toprak sahipleri devletin uzantıları olarak görülürken Batıda tüccarlar kendi başlarına varolan bağımsız birimlerdi. Öte yandan Avrupa kendini sürekli yenilemekteyken İslam dünyası gittikçe tutucu bir tavır sergileyerek bu yeniliklerin arkasında kalmaktaydı. Bunun yanında Osmanlıya özel olarak; toprak sistemi bozulmuş, merkezi otorite zayıflamış, devlet kadroları babadan oğula ya da yakınlara aktarılmaya başlamış, ekilen toprak artmasa da nüfus sürekli gelişmiş, dünyadaki fiyat artışları da Osmanlıları olumsuz yönde etkilemiştir. Fetihlerin tamamlanması ardından yeniçeriler içerisinde Hristiyanlar azınlık olmaya başlamış ve Yeniçeri içindeki o eski birlik bütünlük ortadan kalkmıştı. Bu durum Yeniçeriye gücünü veren sistemi zayıflatmıştır. Ayrıca geliri düşen Yeniçerilere askerlik dışında da meslek edinme izni verilmiş ve askeri konsantrasyon bir anlamda kaybolmuştur. Yeniçerilerin zaman zaman yaptıkları isyanlar artık Osmanlının güçlü askeri sisteminin çöktüğünü göstermektedir. Sonuç olarak İslam ülkeleri batının gelişimini yakalayamadılar hatta bazı İslam devletleri Batının sömürgesi durumuna geçti.
1700 – 1850 yılları arasında dünya tam anlamıyla küreselleşme dönemine girmiştir. Bu dönemde Batı her ne kadar üstünlüğü ele geçirmeye başlasa da Ortadoğu, Çin, Hindistan, Avrupa dengesi bir şekilde korunmuştur. Ancak bu denge ancak endüstri devrimine kadar devam edecektir. Bu dönemde Batı ülkeleri denizlerdeki büyük üstünlüğünü kullarak diğer ülkelerin ticaret ağlarını keserek bu ülkeleri daha da cılız bırakmış. Yeni topraklar elde ederek zenginliklerine zenginlik katan Avrupalıları elbette Aztek ve Mayalar gibi medeniyetlerin durdurması imkansızdı. Bir çok medeniyete karşı kısa sürelerde elde edilen zaferler Avrupalıları iyice motive etmişti. Artık rakipsiz bir Avrupa vardı.
Avrupa bu gücünü, kurduğu siyasal kurumlarla pekiştirmesini bilmişti. Ulus devlet yapısı artık kralların kişiliğinden ya da kararlarından bağımsız bir yapı haline gelmişti.
Öte yandan İngiltere ve Fransa arasında gerçekleşen 7 yıl savaşları ve ardından imzalanan Paris Antlaşması İngiltere’yi tam anlamıyla dünyanın merkezine yerleştirmiş. Ancak bu antlaşma sadece Fransa ve İngiltereyi ilgilendirmemiş aslında tüm dünyanın (denizler, sömürge vb.) Batılı devletler arasında nasıl paylaşılacağının da temellerini atmış.
Bu dönemdeki tarihsel akış kısaca böyle. Ama önemli olan bu akışın neden bu şekilde geliştiği. Aslında satır aralarında bazı ipuçları verdik. Ama toplu olarak ele almak gerekirse batının yarattığı farkı şu şekilde özetleyebiliriz:
1. İlk dönemlerde Avrupa insanlar için çekici bir yer değildi. Tarım için uygun olmayan bu topraklar (Aşırı yağmurlar nedeniyle tarıma elverişsizlik) kara sabanın bulunmasıyla birlikte bir anda değer kazandı. Kara sabanla birlikte Avrupalılar hayvanları kullanarak tarım alanında büyük bir ilerleme elde ettiler. Değirmen teknolojileriyle de buğdayı depolanabilir hale getirdiler. Kısa sürede nüfus yoğunluğu Avrupa kıtasında artmaya başlamıştı. Bu da bana hep garip gelmiştir. Bugün değirmenlere çok güzel, eski, doğayla uyumlu yöntemler olarak bakıyoruz. Hatta nerede o eski kültürler diyoruz. Ama belki de bu ve benzeri gelişmeler bir bütün olarak insanın büyük nüfuslara ulaşmasının ve tabi bugün yaşadığımız yok oluşun sebepleri olabilirler.
2. Kulağa garip gelecek ama sonraları Avrupalıların kurtulmak için savaş vereceği feodalizm mantığı ilk zamanlarında Avrupa’ya büyük katkı vermiştir. Tarımla birlikte elde edilen fazla ürün profesyonel askerlerin ortaya çıkmasına olanak vermiştir. Avrupa’da şövalye dönemi başlamıştır. Bu sistemde devletin olmadığı bölgelerde en güçlü kişi diğerlerinin korumasını sağlamış ve lordlar ile vassal arasında karşılıklı bir çıkar ilişkisi başlamıştır. Batıda feodalizm ilk dönemlerinde aslında iki taraf arasında bir anlaşma. Lordlar da aralarından bir kral seçerek benzer bir sistemi kurmuşlardır. İşte bu krallık yapısı Avrupa’nın istikrarlı bir döneme girmesini sağlamıştır. Doğu ülkelerinde de feodalizm benzeri yapılar kurulsa da bunlar aynı nitelikleri taşıyamamıştır. Doğu ülkelerinde lord pozisyonundaki kişiler daha çok devletin memurları görevindeyken batıda bağımsız ve güçlü birimler olarak kendilerine yer etmişlerdi. Batıda lordlar gerektiğinde krala karşı bir direnme noktası haline gelebilmiştir.
3. Bir zamanlar denizlere hakim olan korsanlar artık yerlerini ticaret gemilerine ve sistemine bırakmaya başlamışlardı (Allahtan bizim kaptan Jack Sparrow bu dönemden önce yaşamış.). Bu dönemde ortaya çıkan tüccarlar hem ticari olarak uygun hem de savunması kolay bölgelere yerleşmeye başlamışlardı. Bu da ticaret temelli kentlerin oluşmasına olanak sağladı. Bugün Avrupa’nın önde gelen şehirleri işte böyle kurulmuş (Venedik, Amsterdam vb.). Avrupa’da kurulan bu canlı-hareketli kentler büyük güç merkezlerine dönüşecekler ve ileriki dönemde rönesans ve reformların da kaleleri olacaklardır.
4. Askeri anlamda güçlenen Avrupa’ya dışarıdan gelen tehditler azalınca yapacak bir iş bulamayan Avrupa toplumları birbirine düşmüş ve meşhur yüzyıl savaşları 14. yüzyıl civarında gerçekleşmiştir. Bu dönemde şu kuvvetlerin çıkar çatışması Avrupa’nın merkezinde yer bumuştur: Papanın Katolik Kilisesi ve uzantıları, ulusal monarşiler, feodal lord-prensler ve ticaretin kalbindeki kent devletler. Bu dörtlünün uzun mücadelesi o zaman için Avrupa’ya zarar vermiş ancak ardından Avrupanın güçlenmesinin de temellerini atmıştır. Temelde kent devletlerin bünyesinden çıkan ulus devlet egemenliği ele geçirmeye başlamıştır. Burada durup bir bakarsak, Avrupa kendi aleyhine sonuçlanan neredeyse her durumdan orta ve uzun vadede bir çıkar elde etmeyi bilmiş. Sanırım bu Avrupa’nın en büyük özelliklerinden. Çok alakasız gelebilir kulağınıza ama Türkiye’den bir futbol takımı bir yıl şampiyon olamadı mı dünya başına yıkılır ve hemen teknik direktör, sistem vb. değiştirilir. Bir türlü uzun dönemli bakılamaz. Oysa Avrupa takımlarında olaya bir yıllık değil uzun dönemli bakılır, sistemler oturtulur. Önemli olan budur. Futbol da dahi Batının farkı ortaya çıkıyor. Başarı bir şekilde geliyor. İpuçları önemli.
5. Benzer bir örnekle başlayalım bu maddeye de: Osmanlının İstanbulu alması aslında Avrupayı uzun dönemde olumlu etkilemiş. İtalyan kent devletlerinin güçleri doğuda azalınca dikkatlerini batıya çevirmişler. Güney Avrupa ülkeleri Hristiyan olmayan dünya ile kuzeydekilere göre çok daha fazla ileitşim içerisindelermiş (venedik, Ceneviz vb.). Bu durum zamanla bu ülkelerde laik bir yaşam anlayışının oturmasına yol açmış. Bu kültür 15. yüzyıl civarında kuzey ülkelerine de sıçramış. Rönesans, temelde zengileşen ve bu zenginliklerini sanat ve endüstriye ayıran tüccarların liderliğinde gerçekleşmiş. Rönesans Avrupasının insanları şöyle düşünüyormuş: Yeryüzü ilgi çekici ve araştırılmaya değer bir yerdir; insan güçlüdür ve bu gücüyle başarılar elde edebilir; insanın sürekli faal olması şerefli bir şeydir; gerçek güzeldir. Bu Avrupa uyanışı sanat ve bilimde büyük atılımların kapılarını açmış.
6. Yine bu dönem Avrupa’nın dinin siyasi gücünü ikinci plana itmesine sahne olmuştur. Önce krallar kiliseyi devlet işlerine karışan pozisyondan çıkararak devletlerin bir kolu haline getirmişler ardından da insanlar zayıflayan kiliseden zamanla uzaklaşmışlardır. Tüm bunlar Avrupa’da Reformasyonu gündeme getirmiştir. Bu kapsamda krallar tek tek Kiliseleri kendi bünyelerine almışlardır. Yani Roma’dan yönetilen merkezi bir sistem yerine devletlere bağlı ulusal kiliseler dönemi başlamış. Bunu da ilk yapanlar elbette daha kuzeydeki ülkeler. Halk tarafındaysa gelişmeler daha da radikal şekilde gerçekleşmiş. Avrupa halkı artık kendi incili istiyorken dönemin parlayan yıldızı Martin Luther için gerekli ortam doğmuş. Alman bir papaz olan Luther’e göre her Hristiyan kendi incilini kendi okumalıydı ve kendi vicdanına göre yorumunu da kendi yapabilmeliydi. Lutherin incili tüm Avrupada yayıldı, halk tarafından büyük ilgi gördü ve protestanlık doğmuş oldu. Almanyada Protestanlığı destekleyen prenslikler katolik dünyaya savaş açtı. Avrupa’da 30 yıl savaşları adıyla geçen ve oldukça kanlı bu dönem Protestanların ilerleyişine sahne oldu. Ardından laik devlet yönetimi iyice benimsendi ve Kilise tarafından sınırlandırılan bilimin önü açılmış oldu.
İşte batının sırrı. Bilmiyorum sizler için de hikayeden alınacak dersler varmı. Bu tarihi olayları gerek derslerimizde gerekse okuduğumuz kitaplarda görmüşüzdür. Ama ben tüm süreci özetlemeye çalıştım. Bunu yaparken de Oral Sander’in Siyasi Tarih kitabını temel aldım. Kitabı daha çok Fransadayken okuma fırsatını buldum ve bu yazıyı yine Fransada yazdım. Fransada gezerken aslında hep bu gözle baktım çevreme, topluma ve kültüre. İlginç bir deneyim oldu benim için. Kendi adıma birçok fikir ve sonuç kafamda oluşmaya başladı. Özellikle de yaptığım iş anlamında. Pazartesi iş başı yaptığımda karşımda beni bekleyen “Hidroelektrik santralciler” ve benzerlerini düşündüğümde zihnim daha geniş olacak biliyorum.
Ama henüz aklımda canlanan bu sonuçları sizlerle paylaşmıyorum. Bir adım daha var bu konuda. Tarih elbette bu dönemde bitmiyor. Özellikle Amerikanın yükselişine ve endüstri devrimine de sizlerle birlikte bakmak istiyorum. Temelde altta yatan sebepler ve alınan sonuçlar aynı olacak ama biz yine de o kıtaya da gidelim. Ne de olsa bugün ağzımızdan düşmeyen Dünya Bankası, Birleşmiş Milletler, ekonomi, borsa vb. o kıtadan yönetiliyor.
Bir yazı daha. Üçüncü bölümde buluşmak üzere. Merak etmeyin, o yazıyı yazmak için Amerika’ya gitmeyi beklemeyeceğim.
———-
Doğa İçin Siyaset (Tarihi) 3 ve Son
Doğa için siyaset tarihi dizimizin son bölümünde tekrar beraberiz. Bu son yazıda dünyanın kaderini belirleyen iki büyük ulusal devrime ve ardından da endüstri devrimine bakacağız. Ardından da bakalım nasıl sonuçlar çıkaracağız. Bundan önceki yazıları merak ediyorsanız sağdaki bağlantıları kullanabilirsiniz.
Bu iki devrim tarihsel olarak çok iyi bildiğimiz ya da en azından duyduğumuz ve aslında dolaylı da olsa biri diğerinden kaynaklanmış iki ayrı olay. İkisinin ortak yanıysa bağımsızlık, özgürlük ve eşitlik kavramlarının güçlü bir şekilde gündeme gelmesi.
Bu olaylardan ilki Amerikan devrimi. 1588 yılında İspanyolların denizlerdeki üstünlüğü büyük bir deniz savaşıyla sona eriyor. İngilizler galip. Bunun sonucunda da yeni dünyadaki sömürge bölgeleri Hollandalı, Fransız ve İngilizlerin eline geçiyor. Ardından 1667 yılında İngilizler bu kez de Hollandalıları yenerek onları da yeni kıtadan gönderiyor. Geriye kalıyor Fransızlar ve İngilizler.
Daha önceki yazılarda da belirttiğimiz 7 yıl savaşları da bu tarihten sonra gerçekleşti ve 1763 Paris anlaşmasıyla Fransızlar da bölgedeki gücünü yitirdi. Ortalık İngilizlere kaldı. Amerika kıtasında bulunan İngiliz kolonileri oldukça rahatlamıştı. Artık genişleme ve ABD olma yolunda adımlar atılabilirdi.
Hep söylerler, Amerikadaki Anglosaksonlar İngiltere yarımadasındakilerden farklıdır. Biraz yakından bakmazsak biz de süreci ve yeni ABD’yi anlayamayız.
Amerikadaki kolonilerin eski kıtadakinden en büyük farkı feodal şekilde değil liberal ilkelerle işlemesidir. Buradaki toplumun amacı yeni kıtadaki altın ve diğer değerli madenleri bularak ülkelerine dönmek değil, dinsel baskı, işsizlik ve fakirlikten kurtularak burada yaşamaya devam etmektir. Herşeyden öte Amerikaya yerleşen bu insanlar arasında soylular yoktu. Bu da aristokrasiyi eski adada bırakmıştı. Bölge inanılmaz büyüktü. Nüfus mu artıyor, hemen ileride daha boş topraklar var oraya geçin. Çiftçilik gelişmek için sınır tanımıyordu. Tarımla uğraşanların yanında tüccarlar da yeni kıtaya akın edip kendi yaşamlarını oluşturmaya başlamıştı. Özellikle de gemicilik ve deniz ticareti büyük bir atılımın peşindeydi. Tüccarlar çiftçilere liderlik etmeye başlamıştı. Ve bu topluma engel olabilecek bir monarşi ve kilise yoktu. Yeni topraklara yerleşen toplumların dini inanışları arasında da büyük farklar vardı. Ama birbirlerini böyle kabul ederek yine büyük bir avantajı yakalıyorlardı. Yeni kıtada tek bir dinin liderliği savaşı olmayacaktı. Bu mantıktaki köylüler eski adada kalmıştı.
Yeni kıtaya gelenleri motive eden, bütünleştiren bir konu da ortak öfkeleriydi: Fransızlara karşı öfke, ardından yerli kızılderililere karşı öfke ve son olarak da İngilizlere karşı öfke. Bu üçü tüm bu farklı grupları bir arada tutan ve ortak bir hedef sağlayan unsurlardı. Ne yazıkki.
Amerikadaki insan sayısı artınca yavaş yavaş bağımsız devletler haline gelmeye başladılar. Yedi yıl savaşları ardından İngilizler savaş masraflarını bu devletlerden talep etmeyi denediler. Kıtadaki 13 koloni buna tepki gösterdiler ve direniş başladı. Fransa da bu direnişi alttan destekledi. 1774 yılında başlayan bağımsızlık hareketi 1776 yılında başarıya erdi ve bağımsızlık ilan edildi. İngilizler dahi 1782 yılında ABD’nin bağımsızlığını tanıdı. Amerika adım adım oluşmamıştır. Önce planlanmış ardından oluşturulmuştur. Yeni kıtadaki kaynaklar inanılmaz geniş ve cömert olunca Amerikalılar bugünlere gelecek adımları atmışlardır.
Amerikanın bağımsızlığı diğer sömürgelere de örnek olmuştur. Önce Güney Amerikalılar ardından da diğerleri de bağımsılzıklarına kavuşmuşlar. Ama daha önemli bir nokta var: Bir grup Amerikalı daha önce benzeri görülmemiş şekilde bir araya gelmiş kapalı odalarda anayasalarını yazmışlardır. 1778 yılında bu anayasa ve bağımsızlık bildirgesi yayınlanmış ve tüm Avrupa’ya dağılmıştır. Artık Avrupalılar böyle bir rejimin olabileceğinin farkına varmışlardır. Bakın bağımsızlık bildirgesi ne diyor: Hükümet halk tarafından yaratılmıştır ve yalnızca kendisine verilen bir yetkiyi kullanmaktadır. İnsanlar kendilerinden esirgenmeyecek haklara sahiptir.
Amerikalılar tarımda sınır tanımadılar ve çok ileri bir düzeye geldiler. Yeni bir teknoloji bulunduğunda var olan endüstri bu teknolojiye göre adım adım geliştirilmedi, hemen anında yeni fabrikalar kuruldu. Bu da yeni kıtaya büyük bir avantaj sağladı. Kısacası Amerikalılar hızlı ve verimliydi. Bu da onları atağa kaldırdı. Tabi burada iç savaşları sırasında üretilen silahların ve oluşan silah sanayisinin de payı büyük. Elde edilen silah fazlası eski kıtadaki ülkelere satılmaya başlandı ve bugüne kadar da bir şey değişmedi. Daha 20. Yüzyıla girilmeden Amerikada ağır sanayi kuruldu ve bu konuda dünya liderliği elde edildi.
Sömürgecileğe karşı bir zaferle kurulan Amerikanın kısa süre içinde kendisinin sömürgeci bir ülke olmaya başlaması da ayrı bir konu. Ama detaylara girmeye gerek yok sanırım. Sadece şunu bilelim: Amerikadaki sömürge atılımının arkasında ekonomi ve bu ekonomiyi yönlendiren büyük Amerikan şirketlerinin baskısı yatıyordu. O günlerden bu günlere geldiğimizde sömürgeciliğin şekli değişse de ardındaki mantık pek değişmemiş anlaşılan.
Amerikadaki bu devrimin ilk yansıması Fransada oldu. Halk ve o dönemlerde iyice güçlenen zengin kısım ekonomik gelişmelerden ve arından kral tarafından alınan vergi kararlarından memnun değillerdi. Bunların sonucunda Fransız devrimi de devreye girdi. Yine dikkat edelim burada da tüccarlar baş rolde. Dünya şekillenmeye başlıyor. Sonuçta Amerikadakine benzer bir haklar bildirgesi yayınlanır ve eşitlikçi bir anayasa devreye girer. Gerçi bu dönemden sonra Fransa sıkıntılı günler ve savaşalar yaşar. Ama temelde atılan adım tüm Avrupayı etkileyecek ve devletlerin bugünkü hallerini almalarını sağlayacaktır.
Ve tabiki endüstri devrimi. O dönem icatlardan birisi de buharlı makinelerdir. Dünyanın kaderini temelden değiştirecek bir başka adım. Buharlı makinelerle birlikte endüstri devrimi başlayacak ve günümüze kadar da bitmeyecektir. Avrupa ve Amerikanın her bir yanı fabrikalarla dolacak, bu fabrikalarda çalışmak için insanlar şehirlere akın edecektir. Bunu takiben de şehirlerde yaşayan daha büyük bir kitle oluşacaktır. Fabrikalar büyük maliyetlerle kurulduğundan herkesin hayata geçirebileceği işletmeler değildir. BU dönemde adım adım küçük işletmeciler silinmeye başlıyor ve zenginler diğer sınıflardan sıyrılmaya başlıyor.
Günümüz şehirlerinin temelleri bu dönemde atılacaktır. Teknolojinin gelişmesine paralel işleyen bilimsel gelişmeler tıp alanında da yaşanacak, insan ömrü bu dönemde oldukça artacaktır. Hem hızlı üreme hem de uzun ömürler dünyadaki insan baskısını da artıracaktır.
İnsan sınır tanımıyor arkadaşlar. Aklına bir soru gelirse onun yanıtını bulana kadar peşinden koşuyor. Hep “ilerliyor”. Ama ilerlerken bazı şeyleri de geride bırakıyor. Bir zamanlar kısıtlı kaynaklarla yaşayan insan kendini sınırlandıran tüm bariyerleri tek tek yıkıyor. Seddesi yıkılan ırmak gibi bir engeli aşınca korkunç bir hızla akıyor, tahrip ediyor. Daha ikinci seddeye gelmeden onu da yıkıyor…
Şu kısa tarihteki gelişmelere baktığımızda insanlığın işleyişini çok net görebiliyoruz. Tarihte medenileşme, uygarlaşma, ilerleme gibi tabirler hep olumlu olarak dile getiriliyor. “…ve Osmanlılar büyük bir avantajı kaybetti” gibi cümlelere hep üzülmüşüzdür. O büyük yok etme savaşından geri kaldık diye hayıflanmışızdır.
Ben artık haberleri dinlediğimde teknolojik ve bilimsel gelişmelerin arkasında kaldığımızda üzülmüyorum. Çünkü bu gelişmelerin getirdikleri ne yazıkki hep olumsuz olmuş. Atomaltı parçacıklar ve kuantum fiziği benim ilgilendiğim alanlardan birisi. Bu konudaki gelişmeleri heyecanla takip ederim. Tüm evrenin gizemleri bu bilimde açıklığa kavuşuyor. Ama atom bombasının yapımı da burada saklı. İnsan nasıl sevinebilir ve heyecanlanabilir ki artık.
Kısacası tarihe baktığımda kendini yok etmeye giden bir canlıyı görüyorum (Bunula birlikte insanın bir gün yok olacağına inanmıyorum, en iyi ihtimal bir dönüşüm geçirmesi.). Ve şu anda bu hedefe öyle bir kitlenmişki bu yarışın dışında kalan ülkeler ve toplumlar 3. dünya ülkesi olarak adlandırılıyor. Az gelişmiş deniyor, hatta bu ülkelere medeniyet ve demokrasi pazarlanıyor. Bizler de hevesle o medeniyetler seviyesine çıkmak istiyoruz.
İnsan olarak bizim ihtiyacımız nedir? İyi şartlarda yaşamak ve mutluluk. Bu “yeterlilik” kriterleri konusunda tüm dünya insanları olarak bir anlaşsak ve vizyonumuzu değiştirsek her şey değişecek. Şunu söylemek zorundayım ve üzgünüm: İnsanın doğası böyle bir anlaşmaya müsait değil. Hep diğer insanlara karşı avantaj peşinde. Sadece insanlar değil, doğaya karşı da avantaj peşinde. Ama bizler hedef olarak tam olarak anlamını bilmediğimiz Gayrisafi Milli Hasıla gibi rakamları tercih ediyoruz. Türkiye %5 büyüsün istiyoruz ama bunun bizler için ne anlama geldiğini bilmiyoruz.
Son olarak, bugün ülkemizde insanlar ayaklanmış durumdalar. Dereleri sattırmayız diyenler, barajlara karşı gelenler, bölgesinde nükleer santral istemeyenler vb. Bu insanların karşısında durduğu kurumları, kendi oylarımızla seçerek meclise gönderdiğimiz insanları etkileyen ve yönlendiren bu kurumları iyi anlamak gerekli. Bunun ipuçları da bu yazılarda mevcut: Batının yükselişi!!! Ticaret ile uğraşan bu insanları, uluslararası büyük şirketleri, gelişim şekillerini ve geleceğe nasıl baktıklarını iyi anlamamız şart. Bunu anlamadan ve analiz etmeden bugün bir muharebe kazanabiliriz ama savaşı kaybetmeye mahkumuz.
Sağlık Haftası
Sağlık, insanın en önemli sorunudur. Yaşamak, öğrenmek, iş yapabilmek için sağlıklı olmak gerekir. Sağlığı bozuk olan, hasta olan kişi görevlerini tam olarak yapamaz. Bunun sonucu olarak da, kendine, ailesine, çevresine, topluma yararlı olamaz. Sağlıklı kişi mutlu, canlı, hareketli olur. insanların sağlık kurallarını öğrenmesi ve sağlıklı yaşama bilincine kavuşması için Birleşmiş Milletler Örgütü 7-13 Nisan tarihleri arasını Sağlık Haftası olarak kabul etti. Her yıl Sağlık Haftası Birleşmiş Milletler’e üye ülkelerde aynı zamanda değerlendirilir. Sağlık Haftası’nın amacı, sağlık bilgisinin ve yardımının geniş halk kitlelerine ulaşmasıdır. Hafta boyunca insan sağlığı konusunda radyolarda konuşmalar yapılır. Televizyonda sağlıkla ilgili programlar sunulur. Gazete ve dergilerde insan sağlığı ile ilgili yazılar yayınlanır. Bu hafta içinde okullarımızda beden sağlığı, beslenme konusunda bilgiler verilir. Sağlığın önemi anlatılır. Sağlıklı olmanın kuralları öğretilir. Birleşmiş Milletler Örgütü, her yıl bir sağlık konusu seçer. O yıl üye ülkelerde konu üzerinde durulur. Seçilen konu bir hastalık ise bu hastalığın tanımı, belirtileri, iyileştirme yöntemleri anlatılır. İnsanlar çok eski çağlardan beri sağlığın önemini kavramışlardır. ilkçağlarda insan sağlığının bozulması, doğa dışı güçlerin etkisine bağlanıyordu. Hastalığın iyileştirilmesi için büyücüye başvuruyorlardı. Uygarlığın gelişmesi ile tıp bilimi ilerledi. Hastalıkların nedenleri bulundu, iyileşme yöntemleri gelişti. Bugün büyücülük ilkel toplumlarda kalmıştır. Tıp bilimi her gün yeni buluşlarla insanlığa büyük yararlar sağlıyor. Tıp bilimi yalnız hastalıklarla, hasta olan insanlarla ilgilenmez, însan sağlığının sürekliliği, insanların hasta olmadan yaşamlarını sürdürmeleri için araştırmalar yapar. Yeni yöntemler geliştirir. İnsanların sağlıklı yaşamaları için şu konulara dikkat etmeleri gerekir:
1. Sağlıklı olmak için temizliğe önem vermeliyiz. Temizlik sağlığımız açısından çok önemlidir. Bedenimizin temizliği, kullandığımız eşyaların temizliği yaşadığımız yerin temizliği gibi ayrıntılarla bir bütün oluşturur. Yalnız bedenimizin temizliği ya da yalnızca eşyalarımızın temizliği bir anlam taşımaz. Biz ne kadar temiz olursak olalım, eşyalarımız, giysilerimiz kirli olursa biz de kirli sayılırız. Bu durumda bit, pire, ve benzeri mikrop taşıyan canlılar, kolayca bizi bulur, biz de hasta oluruz.
2. Sağlığı bozan etkenlerden sakınmalıyız. Yanlış beslenme, gerekli besinleri almama gibi durumlar, beslenme bozukluğu sonucunu yaratır, bu da sağlığımızı bozar. Alkollü içki, uyuşturucu madde kullanmak da sağlığı bozar. Zehirli böcek ve bazı hayvanların sokması, ısırması zehirlenmemize neden olur. Sağlığın en büyük düşmanı mikroplardır. Çeşitli hayvanlarla, yiyecek ve içeceklerle, solunum yolu ile geçen mikroplara karşı uyanık olmalıyız.
3. Çevremizi temiz tutmalıyız. Kişiler kendi sağlıklarını korumada dikkatli oldukları gibi çevre sağlığını korumada da dikkatli olmalıdırlar. Bunun için çevremizi temiz tutmalıyız. Yerlere çöp atmamalıyız. Çevrede sinek, sivrisinek gibi zararlı böceklerin üremesini kolaylaştıracak ortam yaratmamalıyız. Çevre sağlığını, çevre temizliğini korumak her yurttaşın önemli görevlerinden biridir.
4. Sağlık öğütlerini tutalım: Mevsim özelliklerine göre giyinelim. terli iken su içmeyelim. Havasız yerlerde oturmayalım. Spor yapalım. Yukarda açıklanan kurallara uyalım. Gerektiğinde sağlık kurumlarına başvuralım. Hastaneler, sağlık ocakları dispanserler, başlıca sağlık kurumlarıdır. Bu kurumlar çalışmaları sırasında birbirine yardımcı olurlar. Sağlığımızla ilgili bir sorunumuz olduğunda hemen doktora gidelim. Doktorların verdikleri ilaçları tarifelere uygun olarak kullanalım. Kısacası doktorların sağlık konusundaki tüm uyarılarına uyalım.
Her çekirdek bir ağaçtır
Nükleer Riskler
Gerçek şu ki nükleer enerji 20. yy’da olduğundan hiç de farklı değil- kabul edilemez derecede tehlikeli. Geçmişten günümüze defalarca kere endüstri temiz ve güvenilir nükleer enerji iddialarında bulundu ancak nükleer reaktörler hep aksini gösterdi.
Güvenilir reaktörler hep bir masal olarak kalmaya devam edecek. Bugün herhangi bir reaktörde büyük miktarda radyasyonun doğaya salınabileceği bir kaza gerçekleşebilir. Normal işletim halinde dahi radyoaktif maddeler havaya ve suya salınmakta. Dahası II. Dünya Savaşı’nda atom bombasının yapımı sırasında yürütülen gizlilik politikası nükleer enerji projeleri için günümüzde de devam ettiriliyor.
Kimse, dünya üzerinde hiçbir kaynaktan elektrik üretebilmek için 27 AB ülkesinin ortak bir uyarı sistemi oluşturması gerektiği bir enerji kaynağına güvenilir diyemez!
Depolama
Radyoaktif maddelerin gömülmesi işinin nükleer mühendisler tarafından New Mexico’da; Nevada’daki Yucca Dağı’nda, Nevada, Gorleben Almanya gibi atık sahalarına ya da önerilen İngiltere, Rusya ve Avusturalya gibi ülkelerdeki sahalara rağmen, çözüldüğü söylense de hiçbir zaman kanıtlanmamıştır, üstelik jeoloji ve kimyasal olgular denetlenmemiştir. Gömü alanı olarak kullanılan derin mağara veya oyuklar hakkında yeterli bilgi yoktur. Ellerindeki sadece şüpheli birer varsayım olarak görülmelidir.
Bugün uzun vadeli bir radyoaktif madde uzaklaştırma yöntemi yoktur. Bunlar gömülünce doğadan tamamıyla yalıtılmazlar.
Nükleer atıklar görüş alanımızdan çıksa bile aklımızdan çıkmamalıdır. Sadece 40 yıl çalışacak bir santral için bizim nükleer çöplüğümüzün atıklarının tehdidi ile yaşayacak gelecek kuşaklar göz ardı edilmemelidir.
Her ne kadar nükleer mühendisler radyoaktif atıkların New Mexico, Nevada’da Yucca Dağı, Almanya’da Gorleben gibi yerlerde bulunan sahalara gömülebileceklerini söyleseler ve İngiltere, Rusya ve Avustralya gibi ülkelerde de yeni sahalar önerseler de bilimsel olarak kanıtlayabilecekleri hiçbir çözümleri yoktur.
Sözde çözümler olarak sunulan sahalardaki jeolojik ve kimyasal olgular denetlenmemiştir. Gömü alanı olarak önerdikleri yeraltı oyukları hiçbir zaman test edilmemiştir. Aslına bakarsanız, bu öneriler şüpheli varsayımlardan öteye geçememiştir.
Çocuklarımızın iyiliği için en doğrusu nükleer atıkları hiç üretmemektir.
Atık Yönetimi
Radyoaktif maddelerin saklanmasında kalıcı çözümler üretmek için yıllardır sürdürülen araştırmalar ve aktarılan milyarlarca Dolar hiçbir işe yaramadı. Endüstrinin kalıcı bir çözüme ulaşılacağını iddia ettiği Nevada’daki Yucca Dağı’nda da proje planlanan tamamlanma tarihinin 20 yıl gerisinde kaldıktan ve bütçesini 32 milyar Dolar aştıktan sonra, sonunda bu yıl A.B.D. yönetimi projeyi sonlandırma kararı aldı.
Bugün uzun vadeli bir radyoaktif madde saklama yöntemi hala yok. Gömülen radyoaktif atıklar ise doğadan tamamıyla yalıtılamıyor.
Sözde çözümler olarak sunulan sahalardaki jeolojik ve kimyasal olgular denetlenmedi. Gömü alanı olarak önerilen yeraltı oyukları hiçbir zaman test edilmedi ve bu öneriler şüpheli varsayımlardan öteye geçmedi.
Bugüne kadar kullanılan nükleer yakıtın üçte biri olan 80,000 ton tekrardan işlendi. Tekrardan işleme en az atıkların saklanması kadar tehlikeli bir işlem. İşlem sırasında açığa çıkan yüklü miktarlardaki radyoaktif atığın denize ve gaz olarak havaya verilmesi sebebiyle insan ve çevre sağlığına karşı büyük bir tehdit oluşturmakta.
Nükleer atıklar görüş alanımızdan çıksa bile aklımızdan çıkmamalıdır. Sadece 40 yıl çalışacak bir santral için bizim nükleer çöplüğümüzün atıklarının tehdidi ile yaşayacak gelecek kuşaklar göz ardı edilmemelidir.
Sağlık Etkileri
Almanya ve A.B.D.’de yayınlanan raporlarda nükleer santrallerin yakınında yaşayan çocuklarda istatistiksel olarak lösemi oranlarının yüksek olduğu ortaya çıktı. Benzer şekilde uranyum madenciliği de Afrika, Kuzey Amerika, Avustralya ve Hindistan’da yerel halkların topraklarına ve sağlıklarına zarar vermeye devam ediyor.
Yüksek radyoaktiviteye maruz kalma radyasyon hastalığına neden olur. İlk belirtileri, mide bulantısı, yorgunluk, kusma, ishal, saç dökülmesi, kan kaybı, ağız ve boğazda yaralar, iltihaplar ve enerji kaybıdır. Birçok vakada ölüm 2 hafta içinde gelir.
Çocuklar ve doğmamış bebekler hızlı hücre bölünmesi yaşadıkları için daha fazla risk altındadır. Kanser ve kanser türleri özellikle lösemi, lenfoma gibi kan kanseri türleri, akciğer kanseri ve birçok büyük tümörler radyoaktivite ile doğrudan ilintilidir. Down sendromu da dahil olmak üzere doğum anomalileri, yarık damak ya da dudak, doğuştan şekil bozuklukları, omurga sorunları, böbrek ve karaciğer sorunları da doğrudan radyasyonla bağlantılı olabilir.
Nükleer endüstri yüksek oranda radyoaktiviteyi çevreye salmadan çalışamaz. Günümüz insanları ve yüzlerce binlerce yıl sonra yaşayacak insanlar bu zehirden etkilenecek. Radyoaktivite bizimle kalmaktadır ve gen havuzumuz onun için iyi bir bekleme yeri. Tüm dünyanın kabul ettiği ortak bir radyoaktiviteden etkilenme alt sınırı yok; yani zararsız bir radyasyon miktarı yok; zararsız tek seviye sıfır noktasıdır.
Nükleer endüstri doğal radyasyon seviyeleri ile sahte karşılaştırmalar yapmaktadır. Varolan doğal radyasyon yok edilemez ama buna yenilerini eklememize de gerek yok.
Nükleer Kazalar
Güvenli reaktörler bir masaldır. Kazalar her nükleer reaktörde olabilir. Her biri çevreye ölümcül radyoaktif serpinti yayma tehdidi taşımaktadır. Dahası tasarlandıkları gibi çalışsalar bile mutlaka bir miktar radyoaktif madde havaya ve suya karışmaktadır. 1940’lardan beri nükleer endüstri bu gerçeği askeri bir sır gibi saklamaya devam etmektedir.
Güvenli reaktörler bir masaldır. Kazalar her nükleer reaktörde olabilir. Her biri çevreye ölümcül radyoaktif serpinti yayma tehdidi taşımaktadır. Dahası tasarlandıkları gibi çalışsalar bile mutlaka bir miktar radyoaktif madde havaya ve suya karışmaktadır. 1940’lardan beri nükleer endüstri bu gerçeği askeri bir sır gibi saklamaya devam etmektedir.
Nükleer Endüstri 1986 Çernobil faciasından önce de ciddi kazalar yaşamıştı. 20 yıl sonra bile endüstri hala küçük aksilikler, kazalar ve kayıplarla uğraşmaktadır. Fakat Çernobil tehlikeleri işaret eden bir vasiyet olarak kalmıştır. Ancak Çernobil’in küresel etkilerine rağmen, hala en kötü senaryonun ufak bir parçasını bile görmedik.
Diğer her şey gibi nükleer reaktörler de eskir. Eskiyince güvenli operasyon maliyetleri çok yükselir. Aynı zamanda işletmeciler, daha ucuz, güvenli ve yenilenebilir enerjilerle de rekabet etmek zorundadır.
Pek çok tesis kar baskısı sonucu özelleştirilerek, toplumsal güvenlik talebi göz ardı edilmiştir. Özelleştirmenin olduğu yerde, ortaklar karlarını gözeterek ve maliyeti azaltmaya çalışarak ölümcül maliyet kısıntılarına gidebilecektir. Bu bilim kurgu değildir. Bir endüstrinin sorun dolu tarihidir.
Sellafield İngiltere 10 Ekim 1957: İngiliz nükleer programına plütonyum üreten Windscale Reaktör1’de yangın çıktı. Saatlerce yandı, radyoaktif maddeler havaya karıştı. Radyoaktif bulutlar İsviçre’ye kadar ulaştı. Yerel olarak radyoaktivite ile kirlenmiş binlerce litre süt imha edildi. Kazanın detayları, hala İngiliz devleti gizlilik kanunları çerçevesinde saklanmaktadır.
Kyshtym Rusya 29 eylül 1957: Bir soğutma aksaması nedeniyle sıvı atık tankında yangın meydana geldi. Patlama sonucu 2,5 metre kalınlığındaki beton parçalanarak yeraltındaki tank havaya uçtu. 70-80 ton yüksek radyoaktif içerikli madde açığa çıktı. Binlerce kilometrekarelik alan yüksek dozda kirlendi. Kaza 1970’lerin ortalarına kadar gizlendi. 30 kadar yerleşim biriminin adı haritadan silindi.
Harrisburg Pensilvanya ABD 28 Mart 1979: İnsan hataları ve teknik hataların birleştiği kazada çekirdekte meydana gelen kısmi erime Three Mile Adası Santrali 2 numaralı reaktörde meydana geldi. Radyoaktif gazlar açığa çıktı ve yaklaşık 3500 çocuk ve hamile kadın tahliye edildi.
Çernobil Ukrayna 26 Nisan 1986: Çernobil nükleer santralinde 4 numaralı reaktörde güvenlik testi sırasında operatörler çekirdek erimesine neden oldu. Patlama çok büyüktü, 1000 tonluk çatıyı uçurarak Avrupa’yı radyoaktif bulutlara maruz bıraktı. Ukrayna ve Belarus’ta çok geniş araziler radyoaktif kirlenmeye maruz kaldı. Radyoaktivitenin uzun vadeli etkileri özellikle çocuklarda yeni görülmeye başladı.
Tokaimura Japonya 30 Eylül 1999: Yakıt üretim tesisinde iki çalışan çok fazla sıvı uranyum çözeltisini güvenlik kurallarını ihlal edecek biçimde karıştırdı. Zincirleme reaksiyon başladı ve radyoaktif madde yayıldı. Üç çalışanın ikisi birkaç ay sonra radyasyon hastalığından öldü, 400’den fazla insan çeşitli seviyelerde radyasyona maruz kaldı. Bir yıl sonra pahalı bakım masraflarından kaçınmak için, çok önemli güvenlik raporlarıyla oynandığı anlaşıldı.
Japonya: Göreceli daha yüksek güvenlik standartlarına rağmen 2004’de Mihama reaktöründe buhar patlaması sonucu 5 işçi öldü. 2006’da bir reaktör depremlere dayanamayacağı nedeniyle mahkeme kararıyla kapatıldı. Üstelik Japonya jeolojik açıdan aktif bir ülkedir.
ABD: Dünyanın en çok nükleer reaktörüne sahip Amerika 2002 yılında Ohio’da David Besse reaktöründe facianın eşiğinden döndü. Tüm çekirdek erimesini kontrol eden basınç ünitesini çökertebilecek bir metal aşınması fark edildi. 10 yıl kadar önce Greenpeace, Amerika’da nükleer santrallerle ilgili metal aşınması konusunda ciddi uyarılarda bulunmuştu. Bu uyarılar dikkate alınmadı. David Besse’de yaşanan olaydan sonra reaktör 2 yıl kapalı kaldı (maliyeti 600 milyon USD). Şimdi 2017’ye kadar çalışabileceğine dair sertifika verildi.
Fransa: Aralık 2003’de Cruas 3 reaktöründe sel nedeniyle oluşan zararlardan dolayı Fransız Nükleer Güvenlik ajansı acil durumlar için kuruldu. Temmuz 2008’de Tricastin’de yaşanan kazada 100 görevli radyasyona maruz kaldı. 30,000 litre uranyum içeren sıvının nehre karışması üzerine yerel halka nehir suyunu kullanmama uyarısında bulunuldu.
Fransa, A.B.D., İsveç ve Japonya’da, yakın dönemde yaşanan kazalar gerçek facialara ramak kala durdurulabildi. Bu kazalar ve daha yüzlercesi, nükleer santraller olduğu sürece yeni Çernobil’lerin ne kadar olası olduğunu da gösteriyor. Sadece Fransa’daki nükleer santrallerde her yıl ortalama 900 olay meydana gelmektedir.
Bu yazi Greenpeace Akdeniz sayfasindan ( http://www.greenpeace.org/turkey/ ) alintidir.
Plastik Torbalar
Amerikan doğayı koruma kuruluşlarının araştırmalarına göre dünyada plastik torba kullanım adedi yılda yaklaşık 500 milyon ile 1 trilyon adet arası değişmektedir. Bu torbaların geri dönüştürülen miktarı ancak yüzde 1`dir. Bir torbanın geri kazanımı, yenisini üretmekten daha pahalıdır. Geri dönüşüm projelerince 1 ton plastik torbanın işlenme ve dönüşümü 4 bin dolara mal olurken, bunların bilahare yeni olarak marketlere satışı sadece 32 dolardır.
Öyleyse bunca torba nereye gidiyor?
1975`teki bir araştırmaya göre; okyanuslarda dolaşan gemiler yılda yaklaşık 3 milyon 700 bin kilogram plastik torbayı denizlere boşatırlar. Dünya yüzeyi henüz bir plastik çöplüğüne dönmemişse, bunun nedeni denizlerin dibinin çöplük olarak kullanılmasıdır. Doğaya bırakılan torbaları rüzgar uçurarak, en ücra noktalara kadar ulaştırır.Izgaralardan sızarak, kanalizasyon yolu ile deniz, göl ve nehirlere varır. Bunun içindir ki; Kuzey Kutbu´nda Spitzbergen yakınlarından, güneyde Folkland adalarında kadar geniş bir çevrede denizde yüzeyinde plastik torbalara rastlanır. Plastik torbalar Amerikan sahillerinden toplanan atıkların yüzde 10`unu teşkil etmektedir. Işık, plastik torbalara kimyasal çözümlemelere neden olur. Zaman içinde daha küçük ancak daha zehirli Petropolimere bölünürler. Ve bunlarda topraklarımızı ve sularımızı zehirler. Sonuçta, bu mikroskobik partiküller besin zincirine girer.İşte o zaman doğal hayatın geleceği tehlikededir. Balina, yunus, fok, deniz kaplumbağalarından başlayarak yaklaşık 200 farklı deniz canlısı, plastik torbalar nedeni ile hayatını kaybeder.
ÖYLEYSE ÇÖZÜM?
Bez torba kullanmakla, haftada 6 plastik torbayı kullanımdan çıkarmış oluruz. Bu da ayda 24 torba. Yılda 288 torba. Ortalama bir yaşam süresince 22 bin 176 torba eder. Ülkemizde her 5 kişiden 1`i bunu yapsa yaşamımız boyunca 31 milyar 46 milyon 400 bin plastik torba kullanımdan kalkmış olur. Bangladeş plastik torba kullanımını yasaklamıştır. Çin kullanımını paralı yapmıştır. Ìrlanda, Avrupa`da bir ilk olarak 2002`de plastik torbaları vergilendirdi. Bugüne kadar plastik torba kullanımda yüzde 90 azalma kaydedildi. 2005`te Rwanda plastik torba kullanımını yasakladı. İsrail, Kanada, Batı Hindistan, Kenya, Tanzanya, Güney Afrika, Tayvan, Singapur da ise yasaklandı ya da yasaklanma yolunda adımlar atıldı. 27 Mart 2007`de San Fransisco`da plastik torba kullanımını ilk yasaklayan şehir oldu. Oakland ve Boston yasaklama yolundalar. Dolayısı ile plastik torba kullanımındaki azalma, bir ülkenin dışa olan bağımlılığında da bir azalma demektir. Çin sadece torbaları paralı yapmakla her yıl 37 milyon fıçı petrol tasarruf edecektir. Demek ki bir şeyler yapmak mümkün.
Hadi biz de bu konuda hassas davranalım, market alışverişlerinde torba kullanmayalım. Etrafımızı uyaralım. Herkes evine bez torbalar edinsin. Dünya hepimizin dünyası sağlıklı bir toplum için biz de kendi üstümüze düşeni yapalım.
Bu konun Power Point sunumu için aşağıdaki linke (Plastik Torbalar yazısına) tıkladıktan sonra dosyayı açıp tıklayarak izleyebilirsiniz:
Plastik Torbalar
Nüfus patlamasi ve Çevre
Çevremizin bozulmasinda, kirlenmesinde tek bir sebep aramak yanlis olur. Ancak, Dünya nüfusunun hizla artmasinin çevredeki bozulmada, çevre degerlerinin tahribinde en büyük paya sahip faktör oldugunu da kabul etmek gerekir. Egitim ve saglik inkanlarinin yetersizliginden ulasim sikintilarina; besin maddelerinin yetersizliginden konut sikintilarina kadar hemen her olumsuz gelismenin temelinde yatan sebep, nüfusun hizla artmasidir. Hizli nüfus artisi, beraberinde yoksullugu da getirir ki; yoksulluk, çevre sorunlarina yol açan en önemli sebeplerin basinda gelir.
Dünya nüfusu atalarimizin devrinden beri giderek artmakta. Dünya Nüfusu 1830`larda 1 milyara erisene kadar binlerce yil geçmesi gerekmisti. Oysa bundan sadece 100 yil sonra, yani 1930`lu yillarda bu sayi ikiye katlanmis bulunuyordu. 1975`te 4 milyar olarak saptanan Dünya nüfusu, 2001 yilinda 6 milyara çikmisti. Günümüzde (Ocak 2010) Dünya nüfusu, 6,8 milyari geçti. 2050 Yilinda bu sayi 9,5 milyara yaklasacagi bekleniyor.
Büyümeyen bir Dünyanin nimetlerini paylasmak isteyen insan sayisi arttikça, sikintilar da artacak. Bu bir kötümserlik çabasi degil, gerçegin ta kendisidir. Bu denli kalabalik bir nüfusun yani sira insanlarin çevreye giderek daha büyük ölçüde zarar veriyor olmalari, dogal yasami agir bir baski altina sokmaktadir. Her yarim saate bir, yeryüzünden bir hayvan ya da bitki türünün eksilmekte oldugu ve bunun yani sira bir zamanlar yaygin olan dogal yasam alanlarinin da hizla ortadan kalmasina yol açmasidir.
Böylesine artan nüfusa yetecek su, gida, konut, enerji, okul, hastane vb. imkanlar, öylesine zorlasiyor ki, kalkinmis ve kalkinmakta olan bütün ülkeler, gerçekçi bir düsünceyle bu endiseyi paylasiyor.
Birlesmis Milletler Nüfus Fonu (UNFPA)`nun 2001 Yili Dünya Nüfus Raporu`na göre 2000 Yili`nda, yeryüzündeki 31 ülkede 508 milyon su sikinisi çekerken 2025 Yili`nda 48 ülkede 3 milyar kisi, ayni sikintiyi çekecek. 2050 Yil`nda ise, dünya nüfusunun yarisina yakini, günlük su ihtiyacini tam olarak karasilayamayacak.
Dünya nüfusunun hizli artmasi gelecekte:
- Saglikli bir yasam sürdürebilmek için kisi basina düsen tarim alaninin asinmasi ve azalmasi demektir. 1960`larda kisi basina düsen ekilebilen tarim alani 4400 meterekare iken, 1990 yillarinda 2700 metrekareye düsmüstür. 2025 yilinda ise bu oranin 1700 metrekare düsmesi bekleniyor.
- Yukarida belirtildigi gibi günümüzde yarim milyar insan su sikintisi çekmekte ve bu oranin dahada artmasi demektir. Su sikintisindan dolayi ülkeler birbirlerine savas bile açabilirler.
- Orman alanlarinin ve bu alanlarda bulunan bitki ve hayvan nesillerinin hizla azalmasi demektir. 1960`tan bu yana kisi basina düsen orman alani yariya inmistir.
- Artan ihtiyaçlardan dolayi hava kirliginin artmasi demektir.
- Olusan çöp miktarinin ve sorunun artmasi demektir.
- AIDS`e ve diger bulasici hastaliklara yakalanan insan sayisinin artmasi demektir. Günümüzde 33 milyonu askin kisi AIDS virusu tasimaktadir.
Nüfus artisi ayni oranda artidigi taktirde yukarida belirtilen noktalar gelecekte beklenen bazi sorunlardan sadece birkaçidir.
Çevre ve gelecegimiz
Çevreyi kirletmek kendi varligini yok saymaktir. Bilinçsiz kullanilan her sey gibi, temiz tutulmayan çevre de insana ve dogaya zarar verir. Çevreyi gelecege hazirlama çabasi içtenlikle sürdürülmedikçe, yarinlarin aydinlik olmasi düsünülemez. Bu çerçevede, çevre denince akla ilk gelen yasam hakkidir. Yasam hakki, bilindigi gibi, insanin en temel kutsal hakkindan biridir. Insanligin baslangincindan günümüze kadar süregelen süreçte, bu hak basta anayasalar olmak üzere bütün hukukun esasini teskil etmektedir. Anayasalarda yer alan bu hak yasamayi ve yasatmayi içermektedir. Canli cansiz ayirimi yapmadan her varligi saglikli, temiz ve güzel tutarak dünyanin ömrünü uzatmak, gelecek kusaklara birakilacak en degerli miras olasa gerektir. Daha dogrusu en degerli mirastir. Yasli dünyamizi döndügü sürece korumak, çevremizi kirletmemeye, kaynaklardan havaya kadar her yanini iyi kullanmaya baglidir. Ekolojik yikim, kirletme, kötü kullanim, gereksiz isleme ve yersiz tüketim hizlandikça insanlik büyük tehlikelere hazir olmalidir. Dogan`nin dogal`ligi saglanmalidir. Çünkü doganin bizlere ihtiyaci yoktur ama inasanlarin dogaya ihtiyaci vardir. Sagliksiz bir dogada yasam düsünülemez. Bu nedenden dolayi tüm dünya ülkelerin katkisi ile gerçeklesecek gelecekle ilgili çevre düzenlemeleri yapilmalidir. Bu ortak etkinlik bir insanlik bilinci ve uluslararasi uygarli sarti durumuna gelebilmelidir.
Çünkü cevre kirliligi sinir tanimaz; her ülke, her toplum ve her canli varlik bu kirlilikten etkilenir. Kisi hem çevreyi kirletendir, hem de bu kirlilikten etkilenendir. Doga dünya üzerinde yasayan insanlarin yanisira bütün canli ve cansiz diger varliklara da aittir.
Yasamin temel elementlerini korumak ve onu gelecek kusaklara yasanilir bir vaziyette birakmak, hepimizin görevi olamalidir. Akil disi ve dogal olamayan yapilamalara izin verilmemelidir. Sanayi ve ticarat etkinliklerinin doga ile uyumu saglanmalidir.
Dogal dengeyi duyarlik ve özenle gözetmeli, sorunluklarimizi asla unutmamaliyiz. Çünkü gelecek ve çevre hepimizindir.
Kendimiz için degilse bile gelecegimiz için çevremizi
koruyalim!
Yeni nesillere çevre koruma bilincini asilayalim!
KÜRESEL ISINMA MÜCADELESÍNÍN TARÍHÇESÍ
Yüzlerce yıldır atmosferi kirletiyoruz ama kısa süredir bunun farkındayız. Küresel ısınmayla mücadelenin kısa tarihi…
Sanayi devrimi boyunca yani yaklaşık 200 yıldır insanoğlu küresel iklimin değişmesine artan bir hızla neden oluyor.
Sanayileşmenin ilk döneminin temel enerji kaynağı olan kömüre daha sonra petrol ve doğal gaz eklendi. karbon temelli bu enerji kaynaklarının yakılması ile atmosfere salınan karbondioksit ve ısı tutma özelliğine sahip olan diğer gazlar, atmosferde birikerek dünyanın ortalama sıcaklığının artmasına neden oldu.
Küresel ısınma süreci uzun bir döneme yayılsa da etkileri ve bu konuda harekete geçilmesi, görece olarak kısa bir zaman dilimini kapsıyor. 1972’de atılan ilk adımdan bugüne, küresel ısınmayla mücadelenin kısa tarihi…
1972- Birleşmiş Milletler Çevre Konferansı’nın ilki Stokholm’da düzenlendi. Konferansta küresel ısınma veya iklim değişikliği hakkında hiç bir konu konuşulmadı. Sadece ozon tabakasına zara veren gazlar ve su kirliliği tartışıldı.
1979- Dünya İklim Konferansının ilki Cenova’da düzenlendi. Hükümetlerin insan eliyle iklim değişikliğine önlem alması konusunda uyarılar yapıldı. Amerikan Ulusal Bilim Akademisi küresel ısınma tehditi hakkında bir rapor yayınladı. Yayınladığı raporda 21. yüzyılın ilk çeyreğinde gezegen sıcaklığının 1.5-4.5 derece artabileceği öngörüldü.
1985- 29 ülkeden birçok bilimadamı Avusturya’nın Villach kentinde bir araya geldi ve bir rapor yayımladı. Raporda fosil yakıtlarının kullanımı sonucunda ortaya çıkacak sera gazlarının dünya sıcaklığının artmasında önemli bir rol oynadığı yer aldı. Uyarı niteliğinde olan raporda Dünya liderlerinin tutarlı enerji politikaları uygulamaması halinde ciddi iklim değişiklerine neden olabileceği açıklandı.
1988- NASA iklim bilimcisi James Hansen ABD Senato’sunda yaptığı konuşmada artan sıcaklıkların atmosfere salınan sera gazlarında kaynakladığını açıkladı.
1988- Kasım ayında Birleşemiş Milletler, Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’ni kurdu.
1990- İklim Değişikliği Paneli ilk raporunu yayınladı. Raporda Dünya sıcaklığınım 10 yılda bir 0.3 derece artacağı ve 2100 yılında deniz seviyesinin 65 cm yükseleceği belirtildi.
1992- Rio’da gerçekleştirilen Dünya Zirvesinde Avrupa Birliği tarafından yapılan bir öneride sera gazı salımlarına bir sınır getirlemesi önerildi. Birleşmiş milletler iklim değişimi çerçeve sözleşmesi imzalandı. Öneriye ABD’nin karşı çıkması sonucu sınırlamanın ülklerin kendileri tarafından belirlenmesi kararlaştırldı. Öneride ilk defa salımların 1990 öncesi seviyede sabit tutulması konuşuldu.
1995- Birleşmiş Milletler İklim Değişimi Çerçeve Sözleşmesi kapsamında ilk konferans düzenlendi. İklim Değişikliği Paneli 2′inci raporunu yayınladı ve rapor doğrultusunda küresel bağlayıcılığı olan bir anlaşmanın 2 yıl içinde oluşturulmasını öngören ‘Berlin Direktifleri’ yayınlandı.
1997- Dünya liderleri 2000′li yıllara girmeden küresel iklim için ortak bir karar almak için Tokyo’da bir araya geldi. ABD karbon salımlarının 90lı yılların altına çekilmesi rededetti.
2000- Hollanda’da Kyoto Protolülnün imzalanması için bir arya gelen liderler ABD ve ingilterenin son adna yaptğı değşikilk üzerine anlşamaya varamadı.(HAAG)
2001- 3′üncü raporunu yayınlayan İklim Değişikliği Paneli 1998′in 1861′den beri en sıcak yıl olduğunu açıkladı.
2001- George W. Bush Kyoto Protokolü’nü imzalama konusnda hiçbir niyeti bulunmadığını açıkladı ve anlaşmayı ölümcül hatalarla dolu olarak nitelendirdi.
2002- Rusya Kyoto Protokolü’nü imzalama konusu ‘bir süre düşüneceğini’ açıkladı.
2004- 2003 yılında meydana gelen doğal felaket ve kırılan sıcaklık rekorlarından sonra Rusya geri adım attı ve Aralık ayında Kyoto’yu onayladı.
2005- Rusya’nında onaylamasıyla Kyoto Protokolü yürürlüğe girdi.
2005- ABD ülkeyi vuran Katrina tayfunundan sonra Kyoto görüşmelşerine tekrar başlayacağını duyurdu.
2006- Eski Dünya Bankası ekonomistlerinden Nicholas Stern küresel ısınmanın çok büyük bir finansal kirize neden olacağını açıkladı.
2007- 4′üncü raporunu yayınlayan İklim Değişikliği Paneli Al Gore’la beraber Nobel Barış Ödülü’nü kazandı. Raporda vezegendeki ısınmanın beklenen değerlerin üstünde olacağı ve 2100 yılında 6.4 dereceyi bulacağı açıklandı.
2007- Kyoto Protokolü’nün 10′uncu yılı Bali’de kutlandı ve yapılan konferansta Kyoto sonrası bir yol haritası hazırlanması kararlaştırılldı.
2008- Bangkok’ta Nisan ayında yapılan toplantıda Çin ve Hindistan gibi hızla sanayileşen ülkelerin de Kyoto sınırlanması içine girmesi konusu tartışıldı. Küresel ekonomik krizin de etkisiyle herhangi bir sonuç alınamdı. Bali belirlene yol haritasının takibi ve Aralık 2009′da Kopenhag Zirvesi’nde detaylı görüşülmesine karar verildi.
Bu yazi http://www.ntvmsnbc.com ´dan alintidir.
GERİ DÖNÜŞÜM NEDİR ?
Yeniden değerlendirilme imkanı olan atıkların çeşitli fiziksel ve/veya kimyasal işlemlerden geçirilerek ikincil hammaddeye dönüştürülerek tekrar üretim sürecine dahil edilmesine geri dönüşüm denir. Diğer bir tanımlamayla herhangi bir şekilde kullanılarak kullanım dışı kalan geri dönüştürülebilir atık malzemelerin çeşitli geri dönüşüm yöntemleri ile hammadde olarak tekrar imalat süreçlerine kazandırılması olarak tanımlanabilir. Tabii kaynakların sonsuz olmadığı, dikkatlice kullanılmadığı takdirde bir gün bu doğal kaynakların tükeneceği aıldan çıkarılmamalıdır. Bu durumu farkına varan ülke ve üreticiler kaynak israfını önlemek ve ortaya çıkabilecek enerji krizleri ile başdebilmek için atıkların geri kazanılması ve tekrar kullanılması için çeşitli yöntemler aramış ve geliştirmişlerdir. Kalkınma çabasında olan ve ekonomik zorluklarla karşı karşıya bulunan gelişmekte olan ülkelerin de tabii kaynaklarından uzun vadede ve maksimum bir şekilde faydalanabilmeleri için atık israfına son vermeleri, ekonomik değeri olan maddeleri geri kazanma ve tekrar kullanma yöntemlerini uygulamaları gerekmektedir. Geri dönüşümde amac; kaynakların luzumsuz kullanılmasını önlemek ve atıkların kaynağında ayrıştırılması ile birlikte atık çöp miktarının azaltılması olarak düşünülmelidir. Demir, çelik, bakır, kurşun, kağıt, plastik, kauçuk, cam, elektronik atıklar gibi maddelerin geri kazanılması ve tekrar kullanılması, tabii kaynakların tükenmesini önleyecektir. Bu durum; ülkelerin ihtiyaçlarını karşılayabilmek için ithal edilen hurda malzemeye ödenen döviz miktarını da azaltacak, kullanılan enerjiden büyük ölçüde tasarruf sağlayacaktır. Örneğin kullanılmış kağıdın tekrar kağıt imalatında kullanılması hava kirliliğini %74-94, su kirliliğini %35, su kullanımını %45 azaltığı ve bir ton atık kağıdın kağıt hamuruna katılmasıyla 8 ağacın kesilmesi önlenebilmektedir.
Diğer yandan, yukarıda bahsedildiği gibi geri dönüşümün amaçlarından biride bertaraf edilecek katı atık miktarlarının azaltılması nedeni ile çevre kirliliğinin önemli ölçüde önlenmesi de sağlanacaktır. Özellikle katı atıkları düzenli bir şekilde bertaraf edebilmek için yeterli alan bulunmayan ülkeler için katı atık miktarının ve hacminin azalması büyük bir avantajdır.
Sağlıklı bir geri dönüşüm sisteminin ilk basamağı ise bu malzemelerin kaynağında ayırması sureti ile toplanılmasıdır. Geri dönüştürülebilir nitelikteki bu atıklar normal çöple karıştığında bu malzemelerden üretilen ikincil malzemeler çok daha düşük nitelikte olmakta ve temizlik işlemlerinde sorunlar olabilmektedir. Bu yüzden geri dönüşüm işleminin en önemli basamağını kaynakta ayırma ve ayrı toplama oluşturmaktadır.
Geri dönüşüme olan ihtiyacın başlamasında savaşlar nedeniyle ortaya çıkan kaynak sıkıntıları etkili olmuştur. Büyük devletler, İkinci Dünya Savaşı sırasında ülke çapında geri dönüşümle ilgili kampanyalar başlatmışlardır.
Vatandaşlar özellikle metal ve fiber maddeleri toplama konusunda teşvik edilmişlerdir. ABD’de geri dönüşüm işlemi yurtseverlik anlayışında çok önemli bir yer edinmiştir. Hatta, savaş sırasında oluşturulan kaynak koruma programları, doğal kaynakları kısıtlı bazı ülkelerde (Japonya gibi), savaş sonrası da devam ettirmiştir.
Geri Dönüşümün Önemi
1. Doğal kaynaklarımızın korunmasını sağlar.
2. Enerji tasarrufu sağlamamıza yardım eder.
3. Atık miktarını azaltarak çöp işlemlerinde kolaylık sağlar.
4. Geri dönüşüm geleceğe ve ekonomiye yatırım yapmamıza yardımcı olur.
Geri dönüşüm metotları :
Alüminyum: Atık alüminyum küçük parçacıklar halinde doğranır. Daha sonra bu parçalar büyük ocaklarda eritilerek, dökme alüminyum üretilir. Bu sayede atık alüminyum, saf alüminyum ile neredeyse aynı hale gelir ve üretimde kullanılabilir. Alüminyumun geri kazanımıyla; enerji tüketiminde azalma % 95, hava kirliliğinde azalma % 90, su kirliliğinde azalma % 97, baca gazı kirletici emisyonunda azalma % 99 oranında olur ve boksit cevherinde korunmuş olur. Bir kilogram alüminyum kutu geri kazanıldığında; 8 kg boksit madeni, 4 kg kimyasaln madde, 14 kW/sa elektrik enerjisi kullanımı korunmuş olur. On adet alüminyum içecek kutusu geri kazanıldığında, 100 kW/sa bir lambanın 35 saatte veya bir TV’ nin 30 saatte harcadığı elektrik enerjisi korunmuş olur. Bir ton kullanılmış alüminyumdan alüminyum üretilirse; 1300 kg boksit bakiyesi, 15000 litre soğutma suyu, 860 litre prosesn suyu, 2000 kg CO2 ve 11 kg SO2 emisyonu daha az oluşur.
Beton: Beton parçalar, yıkım alanlarından toplanarak kırma makinalarının bulunduğu yerlere getirilir. Kırma işleminden sonra ufak parçalar, yeni işlerde çakıl olarak kullanılır. Parçalanmış beton, eğer içeriğinde katkı maddeleri yoksa yeni beton için kuru harç olarak da kullanılabilir.
Kağıt: Kağıt öncelikle kağıt çamurunun hazırlanması için, su içerisinde liflerine ayrılır. Eğer gerekirse içinde lif olmayan yabancı maddeler için temizleme işlemine tutulur. Mürekkep ayırıcı olarak, sodyum hidroksit veya sodyum karbonat kullanılır. Daha sonra hazır olan kağıt lifleri, geri dönüşmüş kağıt üretiminde kullanılır. Kağıt, insanlığın önemli ihtiyaç maddelerinden biri olup, kağıt sanayinin gelişmesi bir ülkenin sanayi ve kültürel gelişmişlik düzeylerinin belirleyici etmenlerinden biri olarak kabul edilmektedir. Atık kağıt sürekli olarak geri kazanılamaz. Eğer, belirli miktardaki kağıt sürekli olarak geri kazanılırsa, son kullanılma limitlerine çok kısa bir süre içinde ulaşılır. Her geri kazanımda, liflerin boyu kısalır ve liflerin yapışması için yardımcı maddeler ilave edilmeden yeni kağıt üretilemez.
1 ton kullanılmış kağıt çöpe atılmayıp geri kazanıldığı ve kağıt üretiminde tekrar kullanıldığı zaman;
-12400 m3 havadaki sera gazı olan karbon dioksitin bertaraf edilmesi,
-12400 m3 oksijen gazının üretilmeye devam etmesi,
-34 kişinin oksijen ihtiyacını sağlayan 17 yetişkin ağacın korunması,
-Ayda 3 ailenin tükettiği 32 m3 su tasarrufu,
-Kış aylarında ısınma amacı ile iki ailenin tüketeceği 1750 litre fuel-oil tasarrufu,
-2,4 m3 çöp depolama alanından tasarruf,
-20 ailenin bir ay süreyle tüketeceği 4100 kW/sa elektrik enerjisinden tasarruf edilebilmesi mümkündür.
Plastik: Plastik atıklar öncelikle cinslerine göre ayrılarak geri dönüşüm işlemine tabi tutulur. Cinslerine göre ayrılan geri dönüşebilir plastik atıklar, kırma makinalarında kırılıp küçük parçalara ayrılır. İşletmeler bu parçaları direkt olarak belli oranlarda, orijinal hammadde ile karıştırarak üretim işleminde kullanabildiği gibi; tekrar eritip katkı maddeleri katarak ikinci sınıf hammadde olarak da kullanabilir.
Cam: Camın bileşimine giren üç grup madde vardır. Bunlar cam haline gelebilen oksitler, eriticiler ve stabilizatörler denilen maddelerdir. Şişe, kavanoz, cam bardak, vazo ve diğer cam atıklar toplama kutularında veya atığın oluştuğu yerlerde ayrı toplanır ve bu atıklar renklerine göre ayrılarak geri dönüşüm tesislerine verilir. Burada atık ve katkı maddelerinden ayrılır. Cam maddeler kırılır ve hammadde karışımına karıştırılarak eritme ocaklarına dökülür. Kırılan cam, beton katkısı ve camasfalt olarak da kullanılmaktadır. Camasfalta %30 civarında geri dönüşmüş cam katılmaktadır. Cam, sonsuz bir döngü içinde geri dönüştürülebilir, yapısında bozulma olmaz.
Camın Geri Kazanımıyla Sağlanan Tasarruf
• Enerji tüketiminde azalma %25
• Hava Kirliliğinde azalma %20
• Maden atığında azalma %80
• Su Tüketiminde azalma %50
• Korunan doğal kaynaklar: kum, soda, kireç
Aküler Ve Piller: Evlerde, işyerlerinde, ulaşımda ve sanayide kullanılan bir çok alet ve ekipmanda pil kullanılmaktadır. Atık piller; kağıt, metal ve cam gibi atıklara göre daha az hacme sahip olmalarına rağmen, onlardan binlerce kat fazla doğal yaşama ve insanlığa zararlı ağır metaller içerirler. Atık haldeki piller ayrı bir yerde (naylon torba, kutu, kavanoz, vs.) biriktirilerek atık pil toplama kutularına atılmalı veya satın alındığı yere geri götürülmelidir. Atık piller uzun süre muhafaza edilmemelidir. Aküler ise daha çok araçlarda olmak üzere yine bir çok alanda kullanılmaktadır. Atık akümülatörleri değiştirirken eskisini, akümülatör ürünlerinin dağıtım ve satışını yapan işletmeler ve araç bakım-onarım yerlerini işletenlerin oluşturduğu geçici depolama yerlerine ücretsiz teslim edilebilir. Tüketici olan sanayi kuruluşlarının üretim süreçleri sırasında kullanılan tezgah, tesis, forklift, çekici ve diğer taşıt araçları ile güç kaynakları ve trafolarda kullanılan akümülatörlerin, atık haline geldikten sonra üreticisine teslim edilene kadar fabrika sahası içinde sızdırmaz bir zeminde doksan günden fazla bekletilmemsi gereklidir.
Lastikler: Lastikler araç altından söküldükten sonra “kullanılmış lastik” ya da “ömrünü tamamlamış lastik” olurlar. Çevrede zor ayrışır olmaları, atık lastiklerin önemli bir çevre problemi olmalarının asıl nedeni değildir. Ne kadar zor ayrışsalar da atıklar tabiatta sonunda ortadan kaldırılabilmektedir. Buna yakma ile destek de olunabilmektedir. Ancak, üretilen atık lastiklerin çok önemli miktarlarda olması bu atıkların giderilmesindeki en önemli yönü ortaya koymaktadır. Atık lastiklerin yeniden kaplama, geri kazanma, enerji elde edilmesi, atık deposunda depolama ve ihracat yöntemleri ile bertaraf edilmektedir. Hurda lastiklerin yığıldığı yerlerde önemli 2 çevre zararı söz konusu olmaktadır. Bunlar: Bu yığınlarda meydana gelen şiddetli yangınlar ve bu yığınlarda rahatça çoğalma fırsatı bulan böcekler nedeniyle toplum için oldukça tehdit edici hastalıkların yayılma ihtimalleridir. Özellikle kamyon ve iş makinasi lastikleri kaplama yolu ile geri dönüştürülmektedir.
Röntgen Sularından Gümüş Geri Dönüşümü: Resmi ve özel hastanelerde kullanılan röntgen makinelerinden çıkan röntgen suları, n, matbaalardan, fotoğrafçılarıdan kaynaklı atık fotoğrafik banyo suları(röntgen suları), röntgen ve matbaa filmlerinden Gümüş geri kazanımı mümkündür. Bu işyerlerinden yıllardır büyük miktarlarda kanalizasyon sularına karıştırılan ve atık olarak değerlendirilen bu sular, son yılarda Çevre Ve Orman Bakanlığı’ndan lisans almış firmalar tarafından toplanmaktadır.
Bu işyerlerindeki çevreye duyarlı yöneticilerin duyarlılıkları ve çevre denetimi görevi yapan denetmenlerin telkinleriyle doğaya atılan bu sular lisanslı firmalara tarafından toplanarak gümüş kazanılması sağlanmaktadır. Bu dönüşü gerçekleştiren işletmeler atık sulardan ülkemizin kar etmesini sağlamaktadırlar. Bu geri dönüşüm döngüsünün etkin hale gelmesinde özellikle hastane yetkililerine ve röntgen teknisyenlerine büyük görevler düşmektedir. Bu atık sulerın ve atık malzemelerin lisansı olmayan işletmelere verilmemesi gerekmektedir.
Kaynaklar: Vikipedi, özgür ansiklopedi, http://hurda.teknohurda.org/, www.geridonusum.org
ÇEVRE KİRLİLİĞİNİN NEDENLERİ
Çeşitli kaynaklardan çıkan katı, sıvı ve gaz halindeki kirletici maddelerin hava, su ve toprakta yüksek oranda birikmesi çevre kirliliği oluşmasına neden olmaktadır. Hızla artan dünya nüfusunun ihtiyaçlarının karşılanması için teknolojinin gelişmesine bağlı olarak endüstrileşmenin de artması gerekmektedir. Bu artış beraberinde var olan doğal kaynakların hızla tükenmesine neden olmaktadır. Çevre Kirliliğinin nedenleri aşağıda kısaca sıralanmıştır.
* Hızlı nüfus artışı,
* Plansız kentleşme,
* Plansız endüstrileşme
* Doğal kaynakların hoyratça kullanılması.
Son yıllarda teknoloji ve sanayinin hızla gelişmesi, çevre sorunlarının da artmasına sebep olmuştur. Artan nüfusla birlikte devreye giren altyapılar, faaliyete geçtikleri günde bile yetersiz kalmaktadır. Bu plansız endüstrileşme ve sağlıksız kentleşme, nükleer denemeler, bölgesel savaşlar, verimi artırmak amacıyla tarımda kimyasal maddelerin bilinçsizce kullanılmasıyla birlikte, gerekli çevresel önlemler alımadan ve arıtma tesisleri kurulmadan yoğun üretime geçen sanayi tesisleri, çevre kirliliğini tehlikeli boyutlara çıkarmıştır. Yapılan araştırmalar Dünyadaki mevcut çevre kirliliğinin % 50 ‘sinin, son 35 yılda meydana geldiğini ortaya koymaktadır. Hızlı nüfus artışı, çevre sorunlarına önemli bir kaynak teşkil etmektedir. Türkiye, OECD ülkeleri arasında en yüksek nüfus artış oranına sahiptir.
Birleşmiş milletlerin yaptığı nüfus tahminlerine göre, Türkiye nüfusunun 2025 yılında 92 milyona yükselmesi beklenmektedir. Bu durum ülkemizin bugün olduğu kadar, gelecekte de çevre sorunları ile karşılaşacağının bir göstergesidir.
Bunlarla birlikte çevre sorunlarının diğer kaynakları şunlardır:
1- Göçler ve düzensiz şehirleşme,
2- Kişi başına kullanılan enerji, su, kağıt, kömür vb. artışı,
3- Ormanların tahribi, yangınlar ve erozyon,
4- Aşırı otlatma ve doğal bitki örtüsünün tahribi,
5- Konutlardaki ve işyerlerindeki ısınmadan kaynaklanan (özellikle kalitesiz kömür kullanımı) hava kirliliği,
6- Motorlu araçlar ve deniz araçları,
7- Maden, kireç, taş ve kum ocakları,
8- Gübre ve zirai mücadele ilaçları,
9- Atmosferik olaylar ve doğal afetler,
10-Kanalizasyon sularının arıtılmaksızm alıcı ortamlara verilmesi ve sulamada kullanılması,
11-Katı atıklar ve çöp,
12-Sulak alanların ve göllerin kurutulması,
13-Arazilerin yanlış kullanımı,
14-Kaçak avlanma,
15-Televizyon, bilgisayar ve röntgen; tomografi vb; tıbbi cihazların yaygınlaşması ile meydana gelen radyasyon,
16-Endüstriyel ve kentsel kaynaklı gürültü.
Çevre Kirliliginin Tarihçesi
Dünya, yaklasik 5 milyar yil önce sicak gaz ve kozmik tozlarin sogumasi ile olusmustur. Bu mavi gezegen evrende o kadar küçük bir noktadir ki, bunu hayal etmek bile zordur.
Evren dedigimiz sonsuz boslukta yasam olan tek gezegen Dünyadir. Çünkü Dünya, biyosfer (Canli küre) denen ince bir hava, toprak ve su tabakasi ile kaplidir. Bu tabaka yerin yariçapi ile karsilastirilirsa bir futbol topunun üzerindeki boya kalinligindadir. Iste, insanoglu bu biyosfer denen alanda yasar. Ama insanin 5 milyar yasindaki Dünya tarihinde ortaya çikisi yenidir (Dünya tarihini 30 güne sigdirirsak, insan, 30. günün sonuna dogru ortaya çikmistir). Ílk organizmalar kükürtle yasarlardi. Sonra bazilari Oksijen çikarmaya basladilar. Ve Dünya hava soluyanlara kaldi.
Ínsanlar ortaya çiktiginda Dünyada pek çok canli nüfusu vardi. Ílk insanlar dogaya karsi çok terbiyeli idi. Bazi hayvanlari, özellikle büyük memelileri tüketseler de, ormanlari çayir yapsalar da dogada onarilmaz yaralar açmiyorlardi. Çünkü sayilari az ve yerlesik degillerdi. Durmadan yer degistiriyorlardi. Kisaca ilk insanlar iyi bir çevreciydiler. Ama bu durum günümüzden 10-12 bin yilina kadar böyle sürdü diyebiliriz.
10-12 bin yil kadar önce insanlik yerlesik hayata, tarim kültürüne geçti. Köy hayatina baslangiçla çevre düzeni alt üst oldu.
Çevre düzeni, ister saksinizda, ister biyosferin tümünde olsun, belirli bir bölgedeki canlilari birbirine baglayan karmasik baglardir. Biri degisirse, bu düzende digeri de degisir. Çorap sökügü gibi…
ÇEVRE DÜZENÍ ÍLKELERÍ
· Her sey bir baska seyle baglantilidir.
· En iyisini Doga bilir.
· Beles yemek yoktur.
· Her sey bir yere gitmelidir.
Ínsanlar tarim kültürüne geçtikten sonra çevreyi doganin bir parçasi olarak görmediler. Dogayi, kendi gereksinimlerini karsilayacak bir kaynaklar toplulugu olarak gördüler. Bu bakis açisi çevrenin tahribatina davetiye çikardi.
Fakat asil insanin çevre üzerindeki yikimi 19 yy da sanayi devrimi ve onun etkileriyle olmustur. Sanayi devriminin etkisiyle 1830’lara kadar 1 milyar olan Dünya nüfusu 2000 yilina ulastiginda 6 milyari bulmus, günümüzde ise 6,5 milyari gecmis bulunmaktadir, üstelik bu insanlar eski çaglarla kiyaslanmayacak kadar dogal kaynaklari tüketmeye baslamistir. Çünkü sanayilesme ile gerçeklesen teknolojik gelisme de insanlarin refah düzeyini arttirmis bu da insanlarin dogal kaynaklari hizla tüketmesine yol açmistir. Üstelik dünyada bir çok toplum ayni gelisme ve sanayilesme düzeyinde degildir. Eger tüm insanlar bir A.B.D vatandasi kadar tüketse çevre sorunlari bugün için bas edilemez bir duruma dönüsürdü. Sanayi devriminin çevre üzerindeki en büyük etkilerinden biri de sehirlesmeyi saglamasidir. Özellikle büyük endüstri bölgelerinde 10-30 milyona varan mega kentler çevre sorunlarinin en fazla yasandigi alanlar olmustur.
GLOBAL TEHDÍT: ÇEVRE SORUNLARI
Dünyamizi top yekün tehdit eden bir sorunumuz var artik: Çevre Sorunlari.
Çevre sorunlari; içtigimiz sudan soludugumuz havaya, isindigimiz yakittan içkimizdeki buza, tatillerimizi geçirdigimiz denizlerden üzerinde yasadigimiz topraga kadar her seyi yakindan ilgilendiriyor. Günesle olan uyumlu iliskimizi bozacak ozon deligi, topraklarimiz su altinda birakacak Sera Etkisi, tarim alanlarimizi kurutacak çöllesme, denizlerimizi çöplüge çevirecek ve sularimizi zehirleyecek kirlenme… Bütün bunlarin hepsi çevre sorunlari.
Peki bu sorunlara duyarli olmak zorunda miyiz?
Eger dünyada;
- Her yil yüzlerce hayvan ve bitki türünün nesli tükeniyorsa,
- Her yil saglik kosullarinin yetersizligi ve açlik yüzünden milyonlarca çocuk ölüyorsa,
- Dünya nüfusunun yaridan çogunun saglikli içme suyu bulamadigi onlarca ülke bulunuyorsa
- Tropikal ormanlar yok olmakta ve çöllesme hizla yayilmaktaysa,
- Ozon tabakasi, gelecek nesilleri tehdit edecek bir noktaya gelmisse,
- Dünyanin biyolojik çesitliligi tehlike altina girip ekolojik dengede onarilamaz zararlar ortaya çikmaya basliyorsa,
- Íklim degisikligini doguran nedenler, bir çok kara parçasini sular altinda birakarak artan nüfusun besin olanaklarini tehdit ediyorsa,
Nasil olur da çevreyi küçümseyebiliriz?
Evimizdeki tehlike
Deterjanlar, ojeler, ilaçlar, saç boyaları…
Evimizdeki tehlikelere dikkat…

Çevre ve Orman Bakanlığı Çevre Yönetimi Genel Müdürlüğü, vatandaşların günlük yaşamda evlerinde kullandıkları ya da ortaya çıkan tehlikeli atıklar konusunda bilgilendirilmeleri ve olası tehlikelerden korunmaları için, ”Evimizdeki Tehlikeli Atıklar El Kitapçığı” hazırladı. Bakanlıktan yapılan yazılı açıklamada, tehlikeli atıkların uygun yöntemlerle bertaraf edilmemesi halinde sadece insanların değil, bitkiler, hayvanlar ve tüm doğanın zarar gördüğü kaydediliyor. Çevre Yönetimi Genel Müdürlüğünün http://www.cygm.gov.tr/yayinlar/evimizdeki_tehlikeli_atiklar.pdf internet adresinde de yayınlanan kitapçığa göre, yaygın olarak kullanılan başlıca evsel tehlikeli atıklar ve bunlarla ilgili olarak alınması gereken önlemler şöyle:
Deodorant ve Spreyler: Basınçlı ambalajların patlama ihtimaline karşın yüksek ısıya maruz bırakılmamalıdırlar. Bileşenleri yanıcı, toksik, irite edici ve zehirli olabilir. Kullanımı sırasında ortamın iyi havalandırılması gerekmektedir.
Çamaşır Suları: Klorlu çamaşır suları reaktif olup, diğer temizlik malzemeleriyle karıştırıldıkları zaman oksit gaz çıkışına neden olur. Gözleri ve cildi tahriş eder. Cildin doğrudan temas etmemesi gerekir. Koruyucu eldiven giyilmelidir. Alternatifi için klorlu çamaşır sularının tüketimi azaltılabilir. Oksijenli çamaşır suları ya da boraks tercih edilebilir. Hidrojen peroksit bazlı çamaşır suları tercih edilebilir.
Deterjanlar: Çamaşır ve bulaşık deterjanları yutulması halinde zararlıdır. Ciltle ya da gözle doğrudan teması halinde yanma hissi verir, ciltte kaşınma ya da tahriş edici olabilir. Sıvı bulaşık makinesi deterjanları daha az tehlikelidir. Alternatif olarak; bulaşıklar için sıvı deterjanlar, çamaşırlar için ise sabun tercih edilebilir. Çamaşırların son durulama suyuna 1-2 fincan sirke eklenmesi halinde çamaşırda kalan bakiye sabunlar da yok edilmiş olur. Sirke aynı zamanda ürik asidi de yok eder. Bebek çamaşırlarının son durulama suyuna 1 fincan sirke koyulabilir.
Flüoresan Lambalar: Çok az miktarda da olsa flüoresan lambalarda metalik civa bulunmaktadır. Metalik civa buharlarının solunması sağlık açısından zararlıdır. Yakılması halinde hava kirliliğine, depolanması ya da toprakla teması halinde toprak ve su kirliliğine neden olur. Bertarafı için belediyenin evsel tehlikeli atıkların yönetimi çalışması kapsamında toplanmalı ve lisanslı geri kazanım/bertaraf tesislerine gönderilmelidir.
İlaçlar: İlaçların çoğu toksik olup, özellikle yaşlılar ve çocuklar tarafından yutulması halinde çok zararlıdır. Çocukların vücut gelişimlerini henüz tamamlamamış olmaları ve zayıf olmaları nedeniyle potansiyel kimyasal zehirlenme tehlikesi altındadırlar. Kanser tedavisinde kullanılan ilaçlar ile saç için kullanılan bit ve sirke şampuanlarının ambalajları boş olsa bile çöpe atılmamalıdır. Bertarafı konusunda detaylı bilgi almak için yetkili birimlerle görüşülmelidir.
Ojeler/Oje Çıkarıcılar: Yanıcı ve toksiktir. Buharı kolayca solunur. Cildi tahriş eder. Hamileler bu ürünleri kullanmamalıdır. Alternatif olarak, Toluen içermeyen ojeler daha az tehlikelidir.
Piller: Yüksek ısıya maruz kaldığında ya da yakıldığında patlayabilir. Civa gibi toksik ağır metaller içermesi nedeniyle yakılması ya da depolama alanlarında diğer atıklarla birlikte depolanması halinde su ve hava kirliliğine neden olur. Atık piller çöpe atılmamalıdır. Atık pil toplama noktalarına ulaştırılmalıdır.
Saç Boyaları: Gazı gözlerde ve akciğerde tahrişe neden olur, yutulması halinde çok tehlikelidir. Çocukların ve ev hayvanlarının ulaşamayacakları yerlerde saklanmalıdır.
Saç Jölesi: Ciltte döküntüye, cilt altında ise kılcal damar kanamalarına neden olabilir. Çocukların ve ev hayvanlarının ulaşamayacakları yerlerde saklanmalıdır. Bertarafı için ürün tamamen tüketilip, ambalajı suyla çalkalanarak geri dönüşüm kutusuna atılabilir. Alternatif olarak amonyak içermeyen ürünler kullanılabilir.
Otomobil ve çevreye uyumlu kullanimi
Soludugumuz havayi kirleten araçlarin basinda benzin veya mazotla çalisan araçlar gelmektedir. Yeryüzünde kullanilan araba sayisi her geçen gün artmaktadir, tabii dolayisiyla havaya birakilan eksoz gazinin miktarida artmaktadir. Eksoz gazlari karbonmonoksit, karbondioksit, kükürt, kursun ve daha birçok zehirli maddeler içermekte. Havada biriken bu maddeler solunumla vücuda tasinmaktalar ve insan sagligini etkilemektedir.
Hava kirliligin daha yüksek boyutlara ulasmasini önlemek için, herkes kendi çapinda uygulayabilecek davranislarla katkida bulunabilir. Örnegin:
Yakin mesafeleri yürüyerek veya bisikletle asmak, hem daha saglikli, hem de çogu zaman otomobilden daha hizlidir (park aramak, kuyruk, vs.). Bir yere varmak için yürümekten sonra çevreye ve sagliga en zararsiz yöntem bisikletle gitmektir, çünkü bisikletler fosil yakit harcamiyorlar, atik gazlar olusturmuyor ve diger tasit araçlarina göre daha az yer kapliyorlar. Bu nedenlerden dolayi bisiklet kullanimi çevrenin korunmasinda büyük katkida bulunuyor.
Özel araba yerine tren, tramvay ve otobüs gibi toplu tasit araçlari kullanilabilir. Toplu tasit araçlari özel araçlara nazaren çevreye daha uyumludur. Çünkü bir yere gitmek için toplu tasit araçlari kullanildigi taktirde trafikte ki araba sayisi azalacaktir. Böylece hem havayi kirleten eksoz gazlari azalacak hem de hammadde tasarruf edilecektir. Toplu tasit araçlari ile bir yere varmak için arabaya nazaren biraz zaman alabilir, ama bu zaman günlük gazete, dergi veya kitap okuyarak degerlendirilebilir ayrica arabaya nazaren daha stressizdir.
Araba motoru durdugu yerde isitilmamalidir. Motor çalistiktan sonra hemen hareket edilirse motor daha çabuk isinir. Böylece yakit tasarrufunun yanisira hava da kirletilmemis olur.
Dengeli araba kullanarak ve zamaninda vites degistirerek hem yakit tasarruf edilir, hem eksoz gazindan kaynaklanan hava kirliligi azaltilir hem de çevreye daha az gürültü verilir.
Araba üst bagajlari hava direncini yükseltir ve böylece daha fazla yakit harcanir. Yüksüz üst bagajlarda %12 ve yüklü üst bagajlarda ise %25 daha fazla yakit tüketildigi ADAC tarafindan tespit edilmistir. Bundan dolayi üst bagaçlar kullanilmiyorsa çikartilarak yakit tasarruf edilebilir.
Kapali tren yollarinda, haraket etmeyen kuyruklarda ve uzun trafik lambasi beklemelerinde motoru kapatarak hem yakit tasarruf edilir, hem de çevre korunmus olur.
Otoyollarda hiç birzaman son hiz kullanilmalidir. Böylece yakit tasarrufunun yanisira fazla gürültü ve hava kirliligi azaltilir. Ayrica güvenlik ve arabanin ömrüde uzaltilir. Eger araba son hizin %20 altinda kullanilirsa %30 yakit tasarruf edilir.
Araba bosta çalistigi taktirde de fazla yakit harcar ve havayi kirletir. Arabanin yarim dakikalik bosta çalismasi, arabayi kapatip tekrar çalistirarak havaya verilen aksoz gazinin esdegerindedir.
Arabada olan fazla yükte harcanan yakit miktarini artirir. 100 kilokuk fazla yükte 100 kilimetrede yaklasik 1 litre fazla yakit harcanir. Bundan dolayi lüzum olamayan esyalar çikartilarak yakit tasarruf edilebilir.
Araba lastiklerinin havasi dogru olamlidir. Yanlis hava basinci güvenli araba sürüsünün azaltmasinin yani sira hem lastikler çabuk asinir hem de fazla yakit harcanir. Budan dolayi lastiklerin havasi düzenli olarak kontrol edilmelidir.
Yeni araba aliniminda aracin az benzin harcamasina, bes vitesli ve katalisatörlü olmasina dikkat edilmelidir.
Günlük Yasamda Çevre
Çevre sorunlari insanlardan kaynaklanan sorunlardir. Insanin çevre konusunda dogru davranislar kazanabilmesi için, bu dogrultuda egitilmesi büyük önem tasimaktadir. Eger çevre korumaciligini kendi yasantimizdan baslatirsak bu yönde yapilacak çalismalara katkida bulunmus oluruz.
Bilinçli Çevrecilik, Alisverisi Bilinçli Yapmakla baslar
Çevrenin korunmasi, gelistirilmesi ve iyilestirilmesi konusunda gösterilen çabalarin amaci insanlarin daha saglikli ve güvenli bir çevrede yasamalarinin saglanmasidir. Çevreye zarar veren de çevreyi koruyan ve gelistirende yine insandir.
O halde yasam kalitemizi bozmadan alacagimiz bazi basit önlemlerle çevremizi koruyabilir çocuklarimiza yasanabilir bir dünya birakabiliriz. Aslinda alabildigine tüketen bir toplum, gelecek nesillerin payinida tüketmektedir.
Çevre kirlenmesinin büyük boyutlara ulasmasi, çöp daglarinin artik bizleri ve gelecek kusaklari yutmaya hazirlanmasi, dogal kaynaklarin hizla tükenmesi bizleri alisveristen baslayarak tüketimin her asamasinda ve tüketim sonrasi olusan çöplerin ortan kaldirilmasi (bertarafi) ve yeniden kullanilmasinda (recycling) bilinçli haraketler etmeye zorlamaktadir.
Bu tüketim aliskanligimiza doganin daha ne kadar dayanacagini hiç birimiz tahmin dahi edemez.
Yüzeyinde yasadigimiz bu Dünya`yi daha uzun yasanabilir kilmak için, alisverislerde en azindan bunlara dikkat edebiliriz:
• Bir kere kullanip atacagimiz naylon posetler yerine, sürekli kullanabilecegimiz bez torba, sepet veya fileleri tercih edelim. Unutmayalim ki, plastik ambalajlar ve noylon posetler dogada parçalanmadan yüzyillarca kalabilmektedir.
• Plastik ya da pet ambalajli yiyecekler yerine cam ambalajli yiyecekleri seçelim.
• Içecekler kullan-at kutu, sise ve pet siseler yerine depozitolu siselerde alalim.
• Sebze ve meyvalar pazarlarda taze ve ambalajlanmamis sekilde alinabilir.
• Konserve kutularinda satilan sebze vs. besinmaddeleri, taze ya da cam kavanozlarda tercih edilebilir.
• Minik portsiyonlarda satilan reçel, bal, tereyagi, içecekler, kahve sütü gibi ve benzeri ürünler büyük paketlerde de alinabilir.
• Herhangi bir ürünü alirken geri dönüsümlü olmasina dikkat edelim.
• “Kullan-at” piller yerine yeniden doldurulabilen pilleri kullanalim.
• Alisveris yaparken, harcamanin ne kadarini ürünün kendisine, ne kadarini ambalajina verdigimizi hiç düsüdünüz mü? Bir yandan çevreyi kirlettigimiz bu ambalaj maddeleri öbür yandan bizi aldatan bir “yalanci” degil midir?
• Bulasik makinalarinda kullanilan kimyasal parlaticilar yerine dogal madde olan sirkeyi hiç denediniz mi?
Alisverislerimizde yukarida belirtilen bu noktalara dikkat edebilirsek hem çevremizin korunmasinda, hem de çöplerin bertarafi için ödenen ücretleri azaltmis oluruz.
—-
Unutmamalıyız ki, sağlıklı bir çevre için vereceğimiz her hizmet, kendi sağlığımız ve çocuklarımızın geleceği içindir.
Yıldız Tozundan Çiçeğe
Milyonlarca yıl önce evren var edildiğinde o sınırsız boşluk, yıldız maddesi ile dolu idi. Zamanla bu maddeler değişti. Bir kısmı soğudu, gezegenler ve meteorlar oluştu; bir kısmı yıldız, oldu güneş oldu, Sonra evrenin önemsiz bir yerinde sıradan bir yıldızın etrafına onun dokuz çocuğu serpildi; sonra da onlar o yıldızın etrafında nizamı bozmadan dönmeye başladılar. Hepsi giderek daha da soğudu. İçlerinde ve yüzlerinde kayalar, lavlar, dumanlar sarsıntılar ve değişimler vardı. Derken güneşin bu dokuz – on çocuğundan biri giderek mavileşti. Kayalar iyice soğudu, dumanlar sükûnete ermeye başladığında yağmur çukurları doldurdu. Artık güneşin üçüncü menzilindeki mavi kürede beyaz bulutlar karaların ve okyanusların üzerinde seyahat ediyordu. Kayaları güneş eskisi kadar yakmıyordu ve denizler de kaynamıyordu. En büyük küre olan hava, toprağın atası olan kayaları, suyu ve ateşi çevrelemişti. Rüzgârlar esti, kayalar gündüz ısınıp gece soğudu. Kış oldu buzlar kapladı yeri, yaz oldu nehirler aktı taşların arasından, kumları da sürükleyerek. Denizler yer değiştirdi, dağlar yürüdü, depremler oldu. Yerin bağrı madenlerle, ateşle işlendi. Nehirler ve sarsıntılarla vadiler, ovalar meydana geldi. Hayat isimli misafir önce suya gönderildi. Denizler artık yaşamı bağrında beslemeye elverişli idi. Binlerce çeşit canlının milyonlarca üyesi suda yaşadı, suda öldü. Karalara taşan deniz, ölülerini orada bırakarak çekildi. Ufalanan kayalar, taşlar, madenler ve organik malzeme birleşti. Karaya gönderilecek yaşamların zemini artık gül bitirmeye hazır toprakla kaplandı. Biz şahit olmadık ilk ölümlü yaşamların dünyaya gönderilişine; onun için ne suya ne toprağa nasıl geldiler bilemeyiz. Balık gibi ya da tohum gibi bir canlı mıydı bilinmez; ama çok zaman sonra gönderilen atalarımız her şeyi tamamlanmış buldular. Kızıl ateş, kara toprak, renksiz hava ve su bir arada bu mavi rengini verdi bizi uzayda gezdiren gemimize. Küçücük bir şey, bakıldığında sert ve cansız görünen bir kum tanesi gibi toprağa düştü. Üzerine yağmur indi. Bir gün iki küçük yaprak çıkıverdi o nesnenin düştüğü yerden. Toprakta madenler, inorganik ve organik maddeler var, su ise, hidrojen ve oksijenden ibaret. Tüm bu karma karışık maddeler küçük bir tohumun içinden geçmeye başladı. Küçücük bir kapıdan çok miktarda malzeme topraktan havanın içine akmaya başladı. Ama o kapıda bir kurala ve ilme tabi oldular. İki küçük yaprağa dönüşerek havada yol aldılar. Artık topraktaki maddeler bu kapıdan geçtikçe yapraklar ve dallar arttı. Kökü toprakta kendi havada bir fidan oldu. Ne yağmur, ne toprak ne hava bir fidan taşımıyor. O kum kadar tohumda bir program var ve bugünkü ilmimizle bu programın DNA materyaliyle, gözün göremeyeceği kadar küçük bir yere kodlandığını, şifrelendiğini biliyoruz. Hayattaki tüm doğumlar gibi dar, küçücük bir kapıdan şu yeryüzüne gelen fidan toprağı, havayı, suyu ve güneş ışığını da alarak, toprağa gölge bırakan dev bir ağaç haline geliyor. Ve her bahar bu ağaçlar renk renk çiçekler veriyor. Şunu bilmelisiniz ki ısırdığınız elmada, kokladığınız çiçekte, içine çektiğiniz havada evrenin en uzak köşesinden bir şeyler var ve bunlar biraz sonra yine başka bir şekle bürünecek. Evrenle ve içindeki her şeyle o kadar iç içeyiz ki ışık yılı mertebesindeki uzaklıklar önemsiz kalıyor. Bu küçücük insan şu kenarı olmayan evrenle, bir meyvenin bir ağaca bağlanışı gibi bağlanmış. Çok uzaklardan gelen ışık, su, hava ve mineraller bir meyvede buluşuveriyor bir süreliğine. Yüreğimize, belki de aklımıza sığdırabildiğimiz sonsuzluğu bedenimize de bu şekilde yerleştiriyoruz. Artık Sirrus ya da Orion yıldızının bize ne kadar yakın olduğunu anlayabilirsiniz. Onlardan gelen bir ışık demeti bir zeytin yaprağında sükûnete erer, çekirdek olarak bahçemize karışır. Mevcut fizik bilgimize göre, evren de küçük bir tohumdu. Madde onun içinden geçti ve evren ağacı çiçek açtı. Dünya meyvesini bize tattırdı. Kadim zamanların simyacılarından günümüze gelen bilgiyi küçümseyip temel elementleri 105 tane olarak kabul edebiliriz. Ama hava, su, toprak ve ateş de makro planda dünyadaki yaşamın temel elementleri. Nasıl ki bir meyvenin içerdiği elementleri ve oranlarını bilsek de biz asla bir elma yapamayız; ateşi, suyu, toprağı ve havayı gerekli oranlarda bir araya getirsek de ortaya dünya gibi bir şey koyamayız. Bu da ancak yıldız maddesinin içinden geçtiği tohumda şifrelenmiş bir programla olabilecek bir iş olsa gerek. Tabağınızda bıraktığınız bir pirinç tanesine bir de bu gözle bakın, belki onu çöpe atamayacaksınız artık.
ALINTIDIR: http://www.ekolojimagazin.com/?id=68&s=magazin
Ekoloji nedir?
Ekoloji canlıların kendi aralarında birbirleri ve çevreleriyle olan ilişkilerini araştıran, başta Biyoloji olmak üzere Anatomi, Fizyoloji, Psikoloji ve Ekonomi’den yararlanan disiplinlerarası bir bilim dalıdır. Ekoloji tabiatta canlıların birbirleriyle iletişim ve etkileşim içinde yaşamalarını incelediği için mesleklerin en eskisi, Yirminci Yüzyıl’ın ilk yarısında yapılan çalışmalarla geliştirildiğinden de, bilimlerin en yenilerinden sayılır. Ekoloji tabiattaki canlılar arasındaki ilişkileri incelerken, hayatı her boyutuyla bütüncü bir yaklaşımla ele alır. Sosyoloji insanın diğer insanlarla, ekoloji de başka canlılarla birlikte yaşamasındaki uyum ve düzenin ilke ve temellerini araştırır. Dünyanın yaşanır kılınmasında Sosyoloji ve Ekoloji hayatın, birbirini tamamlayan iki ayrı yüzüdür. Sosyal çevresiyle uyum içinde olmayan insanın, doğal çevresiyle uyumlu olması mümkün değildir. Denizleri, dağları, ovaları, bitkileri ve hayvanlarıyla tabiat bütün varlıklarıyle uyum ve denge içinde bir bütündür. Tabiattaki varlıklar, birbirleriyle ilişki ve etkileşimlerinde bir ekosistem oluştururlar. Dünya ölçeğindeki ekosistemin odak noktasında inançları, değerleri ve kültürüyle insan vardır. Insan sınırlı bir dünyada yaşadığı unutarak, sınırsız isteklerinin peşine düşerse, tabiattaki uyum ve dengeyi altüst eder.
Tabiatta olduğu gibi, ekonomide de, hammaddeler, tedarikçiler, işletmeler, çalışanlar ve müşterileriyle ulusal ve uluslararası ölçekte oluşmuş ekosistemler görülür. Sözgelimi bütün dünyada motorlu araçların çevresinde, petrol kuyuları, rafineriler, motorlu araç üreten işletmeler, lastikten bilgisayara değişik parça ve ara ürün yetiştiren yan sanayiler, dünyanın dört bir yanına dağılmış petrol istasyonları, tamir ve bakım servislerinden oluşan devasa bir ekosistem vardır.
Tabiattan alınan hiçbir kaynak bedelsiz değildir. Kurum ve kuruluşlarla birlikte tek tek kişiler ya da toplum, bütün imkanlarını kullanarak, tabiattan ihtiyacından fazlasını alırsa, farkında olmadan, tabiattaki eşsiz uyum ve düzeni de bozar.
Ekolojik bilince ulaşan bir toplum, sınırsız isteklerini karşılamak için dünyanın sınırlı kaynaklarını sorumsuzca tüketerek, tabiattaki uyum ve düzeni dinamitlemeye kalkışmaz. Tabiatın dengesini bozan, hayatın kaynağını da kurutur.
Çevreciliğin miladı
Tüm dünyada çevreciliğin miladı kabul edilen 1972 yılı Stockholm Zirvesi’nin sonunda yayınlanan deklarasyon çevre alanında önemli maddelerle dikkat çeker. Birleşmiş Milletler İnsan Çevresi Konferansı adı altında toplanan Stockholm Deklarasyonu’ndaki maddeler şöyledir:
1. Madde: İnsanın; hürriyet, eşitlik ve yeterli yaşam koşulları sağlayan onurlu ve refah içinde bir çevrede yaşamak temel hakkıdır. İnsanın, bugünkü ve gelecek nesiller için çevreyi korumak ve geliştirmek için ciddi bir sorumluluğu vardır. Bu bakımdan; kayıtsızlık, ırk ayrımı, ayrımcılık, kolonial veya diğer biçimlerde baskı, yabancı hakimiyetini destekleyen, sürekli kılan politikalar mahkum edilmiştir ve terk edilmelidir.
2. Madde: Bugünkü ve gelecek nesiller için ihtiyaca göre özenli planlama veya yönetim ile dünyanın doğal kaynakları, hava, su, toprak, flora ve fauna dahil, özellikle de doğal ekosistemleri temsil eden örnekler korunmalıdır.
3. Madde: Dünyanın hayati yenilenebilen kaynaklarını üretme kapasitesi sürdürülmeli ve mümkün olduğu hallerde yenilenmeli ve iyileştirilmelidir.
4. Madde: Şu anda zararlı unsurların bileşimi ile ciddi tehlikede olan yaban hayatı neslini ve habitatını akıllıca yöneterek sürdürmek, korumak, insanın özel sorumluluğudur. Dolayısı ile ekonomik kalkınma planlamasında yaban hayatı dahil doğanın korunmasına önem verilmelidir.
5. Madde: Dünyanın yenilenemeyen kaynakları, onları gelecekte tükenme tehlikesine karşı koruyacak şekilde kullanılmalı ve bu kullanımın yararlarının bütün insanlıkça paylaşılması sağlanmalıdır.
6. Madde: Ekosistemlere ciddi, onarılamaz zarar verilmemesi için, toksik ve diğer maddelerin deşarjı, ısının, doğanın onu zararsız kılabileceği kapasiteyi aşacak miktarda ve yoğunlukta bırakılması engellenmelidir. Bütün devletlerin kirliliğe karşı haklı mücadelesi desteklenmelidir.
7. Madde: Denizlerin, insan hayatını tehlikeye atabilecek maddelerle kirlenmesini önleyecek, canlı yaşama, denizde hayata zarar verecek, güzellikleri bozacak veya denizlerin diğer yasal kullanımını olumsuz etkileyecek şekilde kirlenmesini önlemek için ülkeler bütün olanaklarını kullanacaktır.
8. Madde: İnsana uygun bir yaşam ve çalışma çevresi sağlamak ve hayat standardını iyileştirmek için ekonomik ve sosyal kalkınma şarttır.
9. Madde: Az gelişmişlikten ve doğal afetlerden kaynaklanan çevre bozulmaları ciddi sorunlar meydana getirmektedir ve en iyi tedavi hızlandırılmış bir kalkınmadır. Bu amaçla, gelişmekte olan ülkelerin kendi gayretlerine destek olarak ve talep edildiğinde yeterli miktarda finansman ve teknolojik yardım yapılmalıdır.
10. Madde: Gelişmekte olan ülkelerde çevre yönetimi için ekolojik faktörler kadar ekonomik aktörlerin de dikkate alınması, dolayısı ile fiyat istikrarı, temel mallar ve hammadde alımı için yeterli gelir sağlanması şarttır.
11. Madde: Ülkelerin çevre politikaları, gelişmekte olan ülkelerin bugünkü ve gelecek kalkınma potansiyelini destekleyecek ve olumsuz etkilemeyecektir. Herkes için daha iyi hayat şartlarına erişilmesini engellemeyecektir. Ülkeler ve uluslararası örgütlerce çevre önlemlerinin uygulanması ile meydana gelebilecek muhtemel ulusal ve uluslararası ekonomik sonuçları karşılayabilmek için anlaşmaya varacak şekilde uygun tedbirler alınacaktır.
12. Madde: Gelişmekte olan ülkelerin koşullarını ve özel ihtiyaçlarını dikkate alarak çevreyi korumak ve iyileştirmek amacı ile kaynaklar yaratılacaktır. Bu ülkelerin kalkınma planlarındaki çevreyi koruma amaçlı maliyetlerinin ülkelerin talebi üzerine kendilerine sağlanması gerekir. Bu amaçla ilave uluslararası teknik ve finansman yardımı yapılacaktır.
13. Madde: Kaynakların daha rasyonel kullanılmasını sağlamak ve böylece çevreyi iyileştirmek için ülkeler kalkınma planlarında entegre ve koordine bir yaklaşım yapacaklardır. Böylece, kalkınmanın nüfusun yararı doğrultusunda, insan çevresinin korunması gereği ile uyumlu olması sağlanacaktır.
14. Madde: Kalkınmanın gerekleri ile çevrenin korunması ve iyileştirilmesi ihtiyacı arasındaki çelişkileri gidermede rasyonel planlama temel araçtır.
15. Madde: Çevreye olan olumsuz etkileri önlemek, maksimum sosyal ekonomik ve çevre faydaları sağlamak için yerleşmelere ve kentleşmelere planlama uygulanmalıdır. Bu açıdan kolonial ve ırkçı hakimiyet için yapılan projeler iptal edilmelidir.
16. Madde: Temel insan haklarına önyargısız olarak, ilgili hükümetlerce uygun bulunan demografi politikaları, çevre veya kalkınma üzerinde olumsuz etkileri olan nüfus artış hızı veya aşırı nüfus yığılmaları ile düşük nüfus yoğunluğunun insan çevresinin gelişmesini veya kalkınmayı engelleyebileceği bölgelerde uygulanmalıdır.
17. Madde: Ülkelerin çevre kaynaklarını çevreyi iyileştirmek prensibinden hareket ederek planlamak; yönetmek ve kontrol etmek görevi uygun ulusal kurumlara verilmelidir.
18. Madde: Sosyal ve ekonomik kalkınmaya katkıları nedeni ile bilim ve teknoloji, çevre risklerinin tanımlanması, engellenmesi ve kontrolü için ve çevre sorunlarının çözümü ve insanlığın ortak çıkarları için kullanılacaktır.
19. Madde: Çevre olaylarında eğitim; genç nesil kadar yaşlılar için de; korunmaya muhtaç gruplara özel önem verilerek, bireylerin, teşebbüslerin ve toplumların çevreyi koruma ve geliştirme için insan boyunca açısından bilinçli görüşü genişletmek ve sorumlu icraatı sağlamak için şarttır. Kitle iletişim ortamının çevrenin bozulmasına katkıda bulunmayı engellemesi, tam tersine insanın her yönde gelişmesini sağlayacak şekilde çevreyi korumak ve iyileştirmek ihtiyacı ile eğitsel bilgiyi yayması şarttır.
20. Madde: Ulusal ve uluslararası çevre sorunlarının sebepleri ve sonuçları konusunda bütün milletlerde, özellikle de gelişmekte olan ülkelerde bilimsel araştırmalar ve gelişmeler teşvik edilmelidir. Bu bağlamda, çevre problemlerinin çözümünü kolaylaştırmak için güncel, bilimsel enformasyonun serbest akışı ve tecrübenin transferi desteklenmeli ve yardım edilmelidir. Çevre teknolojileri, geliştirmekte olan ülkelere, bu teknolojilerin yayılmasını teşvik edecek ve ekonomik yük getirmeyecek koşullarla sağlanmalıdır.
21. Madde: Ülkeler, Birleşmiş Milletler kuralları ve uluslararası hukuk prensiplerine göre, kendi kaynaklarını kendi çevre politikalarına uygun olarak kullanma hakkına sahiptirler. Aynı zamanda kendi iç hukukları ve kontrollerindeki faaliyetlerin çevreye ve diğer ülkelere veya ulusal hükümranlık sınırları dışındaki alanlara zarar vermemesi konusunda sorumlulukları vardır.
22. Madde: Devletler uluslararası hukukun, çevre zararlarının kurbanları ile ilgili borç ve tazminat maddelerini daha geliştirmek ve kendi hükümranlık alanları içindeki diğer çevre bozulmaları veya kendi hükümranlık hakları dışındaki kontroller için işbirliği yapacaktır.
23. Madde: Uluslararası kurumlarca kabul edilen kriterlerde veya ulusal olarak kararlaştırılan standartlarda her ülke önyargısız, değerler sistemini dikkate almak durumundadır. Gelişmiş ülkelerde geçerli olan standartların gelişmekte olan ülkelere getireceği sosyal maliyet nedeni ile uygulanamayabileceğinin dikkate alınması şarttır.
24. Madde: Çevrenin iyileştirilmesi ve korunması ile ilgili uluslararası konular, işbirliği ruhu ile büyük küçük bütün ülkelerce eşit olarak ele alınmalıdır. Çok taraflı veya iki taraflı anlaşmalarla veya diğer uygun yöntemlerle işbirliği bütün ülkelerin egemenlik ve çıkarlarını dikkate alarak her alanda istenmeyen çevresel etkilerin etkin kontrolü önlenmesi, azaltılması, ortadan kaldırılması için şarttır.
25. Madde: Devletler, çevrenin korunması ve geliştirilmesinde uluslararası kuruluşların koordinasyonunu, etkinliğini ve dinamikliğini sağlayacaklardır.
26. Madde: Nükleer silahlar ve diğer toplu imha araçlarından insan ve çevresi korunacaktır. Ülkeler, yetkili uluslararası makamlarla bu tür silahların tamamen yasaklanması ve imhası için derhal anlaşmaya varmak için çalışacaklardır.
Not: Bu yazi alintidir, kaynagini malesef bilmiyprum.
Bilmediğimiz Tehlikeleriyle Fosil Yakıtlar
100-150 yıldır yoğun bir şekilde kullandığımız kömür, petrol ve doğal gaz gibi fosil kökenli enerji kaynakları, neden oldukları çevresel zararlar yanında stratejik öneme de sahiptirler. Dünya ekonomisi büyük ölçüde bu enerji kaynaklarının fiyatına bağımlıdır. Bu gücü kontrol eden devletler ayni zamanda dünya ekonomisine de yön vermektedirler. Bu kaynakların kontrol edilmesi için büyük ölçüde stratejik ve askeri harcamalar yapılmaktadır. 1. Petrol Krizi ile sarsılan dünya ekonomisinin devleri bu konuda iyice hassaslaşmış ve Körfez Savaşını göze alarak büyük askeri harcamalar yapmışlardır. Bunlar aslında petrol ve doğalgazın maliyetinde, yani satış fiyatında görülmeyen harcamalardır. Eğer bu askeri harcama tutarları maliyetlere eklenmiş olsa, petrol ve doğal gazın satış fiyatı bugünkünden çok daha yüksek olacaktır. Günümüzde durum böyle olmasa da, yakın gelecekte böyle bir senaryo ile karşılaşmamız kaçınılmaz gözüküyor. Gelişmekte olan ülkelerden Çin, hem nüfusunun fazlalığı, hem de gelişme hızının büyüklüğü nedeniyle giderek daha fazla miktarda petrol ve doğal gaza gereksinim duymakta ve bu ihtiyacını çok büyük oranda ithalatla karşılamaktadır. Günün birinde artması muhtemel olan petrol fiyatları, Çin’i karşılanması imkansız bir fatura ile yüz yüze getirecektir. Bu durum, Dünya siyaset ve ekonomisinde sonucu kestirilemeyen olaylara yol açabilecek bir handikaptır. Işte bu stratejik tehlikeleri sebebiyle, fosil yakıtlar daha tükenmeden, bunları ikame edecek tehlikesiz alternatifler üretmek zorundayız.
Hava Kirliliği
Aslında fosil yakıtlardan petrol ve doğal gazın 20-50 yıl içinde tükeneceği hesaplanmaktadır. Kömür rezervleri ise 100-500 yıl yetecek miktarda olmasına rağmen geleceğin enerji sistemimizin sadece kömüre dayanması durumunda dünyamızdaki çevresel sorunlar, telafisi imkansız boyutlara ulaşacaktır. Bu açıdan fosil yakıtların üretim ve tüketiminin kısıtlanması ve azaltılması için en önemli sebep, bunların meydana getirdiği çevre kirliliği ve tahribatıdır. Kömür ve fuel oil gibi fosil yakıtların bünyesinde bulunan kükürt, bunların yakılmasıyla kükürt oksitlerine dönüşür. Benzin, mazot ve LPG gibi fosil yakıtlarla çalışan taşıt araçlarındaki içten yanmalı motorlarda ise, havadaki azotun oksijenle reaksiyonu sonucunda azot oksitleri meydana gelir. İşte bu gazların havadaki su buharıyla etkileşimi sonucu sülfürik ve nitrik asitler oluşur ki bunlar en kuvvetli asitlerdir. Yağmurların asitli hale gelmesi demek olan “asit yağmurları” dünyamızın ekosistemlerini tahrip eden en önemli etkenlerden biridir. Çünkü suların asitleşmesiyle su ekosisteminin dengesi bozulur. Birçok canlı asitli sularda yaşayamaz ve ölür. Toprakta normalde çözünmeyen bazı maddeler, asitli yağışlarla çözünür hale gelir ve bunların gösterdiği zehirleyici etkiyle bitkiler ve diğer canlılar yavaş yavaş ölür. Toprak ekosistemi de zarar görür. Ağaçların ve diğer bitkilerin yaprakları da asitli yağışlardan dolayı kurumaya başlar. Asitli yağışlar sadece canlılara zarar vermekle kalmaz, binaları ve tarihi yapıları bile aşındırırlar, hatta yer altındaki tesisata bile zarar verirler. Ayrıca azot oksitlerinin havadaki oksijenle etkileşimi sonucunda meydana gelen ozon gazı, çok aktif olması nedeniyle bitki, hayvan ve insan sağlığı için tehlikeli bir maddedir. Kömürün yanmasıyla havaya salınan tanecikli maddelerin, tozların ve dumanların da sağlığa ne kadar zararlı olduğu herkes tarafından bilinmektedir.
Su Kirliliği
Fosil yakıtlar su kirliliğine de neden olurlar. Bunun birçok sebebi vardır. Birincisi, asit yağmurlarının neden olduğu metal kirliliğidir. Asitli yağmurların topraktan erittiği zehirli ağır metallerin ve alüminyum tuzlarının sulardaki oranı gittikçe artmaktadır. Fosil yakıtlı enerji santrallerinin ve ısı tesislerinin soğutma suyu ihtiyacı sebebiyle, ısınan suyun tekrar kaynağa deşarjı sonucu suların ısınması da bir tür su kirliliğidir. Bu ısınma iki şekilde suyun oksijeninin azalmasına sebep olur. Birincisi, sudaki canlıların metabolik aktivitesi ısınma sonucunda artar ve bu artış daha fazla oksijen tüketimine neden olur. İkincisi, ısınan suyun oksijen tutma kabiliyetinin azalmasıdır. Suyun oksijeni azalınca aerobik, yani havalı yaşam sona erer; anaerobik yaşam başlar ki bu da açığa çıkan pis kokulu gazlarla hemen kendini belli eder. Denizlerin, akarsuların ve göllerin petrol taşımacılığı ve petrol çıkarımı sırasındaki sızıntılarla ve ayrıca tankerlerin yıkama sularının ve gemilerin sintine sularının temizlemeye tabi tutulmadan deşarjı nedeniyle de sularımız kirletilmektedir.
Toprak Kirliliği
Fosil yakıtların çıkarılması ve yakılması ile birçok şekilde toprak kirliliği oluşur. Kömür madeni yatakları, açık işletmeler olarak çalıştırıldığında yüzeydeki tabaka kaldırıldığından toprak tahribatı meydana gelir. Kömürün yanması sonucunda oluşan külün atılmasıyla da büyük miktarda kirlilik oluşur. Termik santrallerin uçucu küllerinin depolanması için çok büyük barajlar inşa edilmektedir. Ve bu bölgeler tamamen verimsiz topraklar haline gelmektedir. Tozların ve diğer gazların bacadan atılmasıyla da topraklar verimsizleşir. Asit yağmurlarına bağlı çoraklaşma da buna eklendiğinde toprak tamamen yararsız hale gelmektedir.
Küresel Isınma
Fosil yakıtların yanma ürünü olan karbondioksitin atmosferdeki oranının artması yeryüzünden yansıyan ışınların kaçmasını engellediğinden, bu olay sera etkisi adı verilen ve yeryüzünün ortalama sıcaklığını yükselten hadiseyi ortaya çıkarır. Bu sıcaklık artışı kutuplardaki buzulların erimesine, yağışların artmasına, iklimlerin değişmesine, atmosfer olaylarının farklılaşmasına, El Nino gibi afetlere, kıyı bölgelerinin sular altında kalmasına neden olur. Tsunami benzeri su baskınları, geçimini topraktan sağlayan fakir Asya ve Afrikalıları daha da yoksullaştıracaktır. Işin ilginç yönü, küresel ısınma sıcak kuşakta yaşayan fakir halklara zarar verirken, soğuk kuşakta yaşayan zengin ülkelerin ikliminin ılıman hale dönmesidir. Bu da o bölgeleri daha da yaşanır hale getirir. Yani küresel ısınma fakiri daha fakir, zengini ise daha zengin yapar.
Ozon Tabakasının Delinmesi
Atmosferin üst tabakası olan stratosferdeki ozon, güneşten gelen yüksek dalga boylu ışınları tutma özelliğine sahiptir. Burada bulunan ozonu tahrip eden iki faktör vardır. Bunlardan birincisi kloroflorokarbon gazları olup soğutucularda ve spreylerde kullanılmaktadır. Diğer faktör stratosferde ses üstü hızla uçan uçakların enerjisini temin eden fosil yakıtların yanma gazlarında bulunan azot oksitlerinin ozonu yok etmesidir. Bu şekilde delinen ozon tabakası, yeryüzündeki deri kanser vakalarının sayıca artmasına sebep olmuştur. Bu tehlikelerden korunmak için kömür, petrol ve doğal gaz gibi fosil yakıtların kullanımına sınırlamalar getirmeli ve enerji ihtiyacımızı hidroelektrik, güneş, rüzgar, jeotermal ve biyokütle enerjileri gibi yerli ve yenilenebilir enerji kaynaklarından karşılamaya çalışmalıyız. Bu sayede hem döviz kaybımızı azaltacak hem de sağlığımızı ve doğayı korumuş olacağız.
Kaynak: http://www.ekolojimagazin.com/?id=93&s=magazin
DENİZ KİRLİLİĞİ VE KAYNAKLARI
Deniz kirlenmesi; deniz ekosistemine zarar veren, insan sağlığını bozan, balıkçılık da dahil olmak üzere, denizlerdeki faaliyetleri engelleyen, denizin kullanım kalitesini etkileyen ve değerini azaltan madde veya enerjinin insanlar tarafından deniz ortamına doğrudan veya dolaylı olarak bırakılması olarak tanımlanabilir. Denizlerimizde canlı yaşamının sayıca ve türce giderek azalması, kentsel, endüstriyel ve tarımsal atıklardan kaynaklanan deniz kirliliğinin artması kıyısal yapılaşmanın büyümesi ve aşırı avlanmanın önemli sonucudur. Çeşitli yollardan meydana gelen deniz kirliliği, doğal kaynakların sürdürülebilirliği ve insanların geleceği bakımından büyük önem arz etmektedir.
Üç tarafı denizlerle çevrili ülkemizde, tüm dünyada olduğu gibi, deniz kirliliği ve kıyılar ile ilgili sorunlar ayrı bir onem taşımaktadır. Sanayi, deniz taşımacılığı, şehirleşme, turizm ve atıkların boşaltılamsının yanısıra oluşan deniz kazaları ile de her geçen gün denizlerimiz daha hızlı kirlenmeye başlamıştır.
Denizlerin kullanım alanlarında birisi, kirlilik veren deşarjlar için bir alıcı ortam olarak kullanılmasıdır. Bu kirlilik deniz kıyısındaki yerleşim yerleri ve endüstrilerden doğrudan verilebildiği gibi akarsular, yağmur suları ve hava kirliliği ile de daha uzak bölgelere taşıma yoluyla verilebilir. Bunun yanında endüstriyel olarak petrol ve petrol türevlerinin yaygın bir şekilde üretilip kullanılması, kullanım sonucu yapılan deşarjlar, deniz taşıması ve kazalar denizlerin kirlenmesinde önemli rol oynar.
Deniz kirliliği, insan tarafından doğrudan veya dolaylı olarak deniz çevresine bırakılan madde (atıklar dahil) ve enerji anlamına gelmektedir. Denizdeki biyolojik hayatın verimliliği ve sürekliliği suda oksijen ve ısı miktarı ile su ısısına bağlıdır. Bu üç fiziki kısmı belirleyen en kritik kısım ise yüzeyin ilk milimetreleridir. Bu bölgenin önemini şu şekilde açıklayabiliriz.
Suda oksijenin büyük çoğunluğu direkt olarak atmosferden gelir. Atmosferdeki oksijen miktarının sudan daha fazla olması nedeni ile yavaş yavaş atmosferdeki oksijen deniz suyu içinde çözülür ve akıntılar sayesinde denizin farklı derinliklerine dağılır. Bu atmosfer ile deniz arasındaki oksijen değişimi ise deniz yüzeyinde gerçekleşir.
Sudaki besin zincirinin en alt tabakası olan zooplanktonlar ve phitoplanktonlar fotosentez ile beslenir. Fotosentez için en gerekli öğelerden birisi ise güneş ışığıdır. Denize giren güneş ışığının önüne ne kadar az bariyer çıkarsa, güneş ışığı daha derine inebilir. Yani deniz yüzeyi ne kadar berrak ve temiz ise güneş ışığı da o kadar derin bölgeye ulaşabilir.
Deniz suyu sıcaklığı da eko-denge açısından çok önemli bir unsurdur. Deniz suyu ısısını hem güneş ışığından hem de atmosferden alır. Atmosferle temas eden deniz yüzeyi atmosferin ısısını emer. Bu ısı alışverişinin miktarı ise deniz yüzeyinin ilk milimetrelerindeki temizliğe bağlıdır. Denizlerdeki kirlenme en yoğun deniz yüzeyinde görülür. Yukarıda açıklanan nedenlerle bu bölgede görülen aşırı kirlenme denizlerin soğuma kapasitesini zayıflatmakta, hava ve güneş ile temas etmeyen denizde eko-denge bozulmaktadır. Böylece denizlerin gelecekteki potansiyeli yitirilmektedir. Bunların sonucu; yaşam kaynakları zarar görmekte, insan sağlığı tehdit edilmekte, balıkçılık gibi deniz faaliyetleri etkilenmekte, kullanılan deniz suyunun kalitesi bozulmakta ve deniz canlı türleri azalmaktadır.
Denizlerde Meydana Gelen Kirlilik
1-Deniz kıyıları boyunca kurulmuş bulunan yerleşim merkezleri ve sanayi tesislerinden,
2-Hava yolu araçlarından,
3-Denizlerde kurulmuş bulunan platform ve boru hatlarından,
4-Gemi ve deniz araçlarından meydana gelmektedir.
Gemilerden meydana gelen kirlenmeler;
a-Kazadan kaynaklanan kirlenmeler,
b-Kasıtlı veya bilgizice yapılan kirlenmeler olarak iki ana grupta incelenebilir.
Kaynak: http://www.cevreonline.com
ÇEVRECÍ FIKRALAR

Konferans sırasında arkadaş olan üç uzman birlikte tuvalete girerek ihtiyaç gidermişler. İşini ilk bitiren ellerini yıkadıktan sonra makineden peşpeşe kurulama kağıtları alıp ellerini kurulamış. Tam 16 adet kağıt havlu harcamış. Arkadaşlarına dönmüş:
- Ben ODTÜ mezunuyum, bizim okulda önce temizlik ögretilir.
İşini ikinci bitiren tek bir kağıt havlu çekmiş ve elini kurulamış ve diğerlerine dönmüş:
- Ben Bilkent mezunuyum,bize okulda çevreciligi öğrettiler. Çok kağıt harcamak çevreye zararlıdır?
Üçüncü kişi ne ellerini yıkamış, ne kağıt almış. Kendisine şaşkın şaşkın bakan arkadaşlarına dönmüş:
- Ben Boğaziçi mezunuyum, biz elimize işemeyiz!

Temel ormanda ağaç kesiyormuş, o sırada çevreciler de ormanda yürüyüşe çıkmışlar, Temel’i bu vaziyette görünce bir güzel pataklamışlar… Temel üstü başı perişan halde köye dönerken Dursun a rastlamış,
Dursun:
- Ula Temel bu ne hal böyle? diye sormuş,
Temel de anlatmış:
- Ormanda ağaç keseydum, birden kalabaluk pir grup Doğan’ın yengesini bozmişum diye dövdü peni, halbuki ne Doğan’ı taniyruuum, ne de yengesuni..

Çevreci kuruluşlara üye olan iki sevgilinin kaygası
- Yaaa Buket nedir bu rezillik ya. Biz doğallıktan bahsediyoruz. Sen makyaj yapıyorsun?
-Aman Murat o kadarda değil artık bırak biraz güzel gözükelim.
-Güzellik mi? Sen buna güzellikmi diyorsun ya. Ben seni çevreyi temiz tutalım eyleminde çöp tenekesi kılığına girdiğin şeklinle sevdim kızım!
- Ay iyide ömrümün sonuna kadar çöp tenekesi olarak dolaşacak değilim ya Murat.
- Hem ona bakarsan sende hakiki deri ayakkabı giyiyorsun. Kim bilir hangi hayvanı öldürüp derisinden ayakkabı yaptılar. Ben hiç olmazsa bez ayakkabı giyiyorum.
- Yaaa kızım bana anlatma tamammı. Daha dün inci kolye takıyodun. İncilerin nereden çıktığını anlatmama gerek yok heralde.
- Fener maçında yaktığın sis bombasının çevreye verdiği zararı, havaya verdiği kirliligi görmemezlikten gelmiştim ama doğrusu şimdi söylemeden edemiycem.
- Hahhh şuna bak. Yolda yürürken yerdeki izmariti farketmeden geçtiğin günü hatırlıyorsun değilmi. Onu geri dönüp ben almıştım yerden Buket!
- Suna bak patlak eksozla param yok diye 1 ay trafikte dolaşıp çevreyi kirleten bendim sanki!
- Mangal ziyafetine giden de sendin Buket hanım! -
- Yokkk canım. Boğazdan petrol geçirilmesini engellemek için boğaza eyleme gittiğimde ben hastayım diye evde kal sendin ona bakarsan…


Sabahın erken saatinde avdan dönen Temel, kayığını kıyıya çektikten sonra balıkçı kahvesine doğru yürür. Kahvedekiler yalnızca sağ ayağı dizine kadar ıslak olan Temel’e sorarlar :
-Ula, balık vuriy mi?
Temel :
Yok yahu ne gezer.
-Madem baluk vurmayi ayağın niye dizine kadar islandi.
Temel küçümseyerek yanıtlar :
-Uşağum, haçan denizde sigara içeyrim. İzmariti suya atınca basıpta söndirmeyecek miyum oni?


PÍLLER ve ÇEVRE
Teknolojinin gelismesini büyük bir hizla sürdürdügü son yillarda yasamimizda pille isleyen saatler, fotograf makineleri, uzaktan kumondalar gibi bir dizi elektrokik aletler yer almaktadir. Yüzyil kadar önce kesfedilen ve 1960`li yillardan buyana tasinabilir elektronik aletlerin artmasiyla birlikte günlük hayatta gittikçe daha sik kullanilmaya basladigimiz pil ve akümülatörler daha fazla miktarlarda tüketilmekte ve üretilmektedir. Pil atiklari birçok insanda üstünde pek fazla durulmayan konuyu teskil etmektedir. Pil atiklari içerdikleri zararli maddeler örnegin: kadmiyum (Cd), kursun (Pb), civa (Hg) ve çinko (Zn) gibi agir metaller sebebiyle tehlikeli özellikler tasimakta ve bilhassa su ve toprak kirlenmesinde önem arzetmektedir.
Almanya`da yilda 850 milyon pil satilmaktadir. Satisa sunulan pillerin büyük bir kismi çinko-kömür (Zink-Kohle) ve alkalik-mangan gibi kullan-at pillerden olusmaktadir. Hayatimizi kolaylastiran her teknolojik üründe görülebildigi gibi piller de bilhassa bilinçsiz kullanilmasi ve atiklarin geregi sekilde kontrol edilmemesi sonucunda çevreye dolayli olarak biz insanlara oldukça önemli zararlar verebilmektedir. Piyasada sunulan bütün piller çevremize zarar verebilen maddeler içerdiklerinden dolayi, Almanya`da olusan kullanilmis piller Ekim 1998`den itibaren yürürlüge giren pil yönetmeligine göre, pil satan her magazaya ücretsiz geriverilebilir. Bu magazalarin eski pilleri geri alma mecburiyeti vardir, çünkü yeni pil alindiginda alis fiyatiyla birlikte pillerin çevreye uyumlu bir biçimde ortadan kaldirilmasi için ücret ödenmektedir. Magazalar tarafindan toplanilan piller çevreye uyumlu bir biçimde ortadan kaldirilabilmesi için pil üreticilerine geri verilmektedir. Eski piller pil satan magazalarin yanisira, belediyeye bagli olan çöp isleme tesislerine veya zarli atiklari toplayan araçlara da geri verilebilir (Bu bilgiler Almanya için geçerlidir, ülkemizde ve veya diger ülkelerde nasil muamale görüyor, bilemiyorum.)
Tarih sürecinde çok sayida arastirmaya konu olan piller günümüzde hala gelistirilmeye çalisilmakta ve bu hususta pillerin güvenirligini, ömürlerini ve kütlesel enerjilerini arttirmaya yönelik çok sayida proje çalismasi yürütülmektedir. Ìncelenen konular arasinda, lituyumlu piller, civa oksit-kadmiyum pilleri, çinko-hava pilleri, organik elektrolitli piller ve kati elektrolitli piller yer almaktadir.
Çevre sagligi için pil seçiminde bazi tavsiyeler:
Ìlk etapta mümkünse pillerden kaçinilmali, alternatif olan ürünlere örnegin: mekanik veya günes enerjisiyle çalisan saatlere, elektrikli tras makinelerine ve elektronik esyalara, günes enerjisiyle çalisan hesap makinelerine öncelik taninmalidir. Çünkü çevremize zarar vermeyen piller yoktur. Yanliz bazi piller digerlerine nazaren çevremize daha az zarar verirler. Bu da pillerin içinde bulunan kimyasal maddelere baglidir.
Eger ille de pil olsun diyorsaniz, pil satin alirken kullan-at (sarj edilemeyen) piller yerine sarj edilebilen piller tercih edilmelidir. Bu pillerin içinde büyük miktarda agir metaller olsa bile, diger pillere nazaren ekolojik olarak çevremize daha uyumludur. Çünkü diger piller bosaldiktan sonra çöpe atilmasi gerekirken, sarj edilebilen piller ise bosaldiginda yüzlerce defa tekrar sarj edilebilirler. Bu piller ilk basta pahali gibi gelebilir. Ama bu tür piller yüzlerce defa sarj edildikten sonra, diger pillere nazaren daha ekonomik olduklari için uyungundurlar. Yalniz el feneri gibi az kullanilan aletlerde, kullan-at piller daha ekonomiktir.
Lütfen, hangi pil olursa olsun bunlari evsel çöplere atmayaniz. belediyelerin zararli madde toplama yerlerine geri verilebilir.
ENERJÍ TASARRUFU
Enerji çesitli biçimlerde görülür. Ona günes isinlari seklinde rastliyoruz. O yiyeceklerimizin içinde yag ve seker olarak bizleri yasatir. En iyi tanidigimiz enerji sekli ise isi enerjisidir. Onu kömür, petrol ya da dogalgaz gibi fosil yakitlari, isi ve elektrik üretmek için yaktigimizda elde ederiz.
Dogada mevcut olan temel enerji kaynaklari sunlardir:
Yenilenebilir enerji kaynaklari: Günes enerjisi, rüzgar ve su gücü, yeriçi isisi.
Yenilenemeyen enerji kaynaklari: Nükleer enerji ve fosil kaynaklar (kömür, petrol, dogalgaz gibi maddeler milyonlarca yil öncesi bitkilerden ve ölmüs hayvanlardan olusmuslardir. Bundan dolayi bu maddeler “fosil enerji kaynaklari” diye adlandirilmaktadir.)
Gerek fosil enerji kaynaklari, gerekse nükleer yakitlar, teknolojik yöntemlerle elektrige dönüstürülürken, çevreyi asiri derecede kirleten ve iklimi etkileyen gazlar ve atiklar meydana gelir. Nükleer santrallarin ürettigi radyoaktif isinlarla yüklü atiklar da büyük sorunlar yaratmaktadir. Nükleer atiklar, her ne kadar genis güvenlik tedbirleri alinarak depolaniyorlarsa da, dogabilecek en ufak bir patlamadan veya sizintidan (1986`da Çernobil`de yasandigi gibi), dogaya ve ayni zamanda insan ve diger canlilara verecek büyük zarari önlemek mümkün degildir.
Günümüzde en fazla kullanilan enerji elektriktir. Kullanilan elektrigin büyük bir kismi gereksiz yere haracaniyor. Bilhassa evlerde enerji tasarruf etmenin birçok yollari vardir. Nede olsa havaya birakilan karbondioksid oraninin dörte biri evlerde olusuyor. Evlerde kullanilan enerjinin %80`i ev isisi, %10`u su isitimi ve diger %10`u da isik ve elektrikli ev aletleri için harcaniyor. Evde ocagi isitirken, kaloriferi açarkan, buzdolabi çalisirken üzerinde en fazla düsündügümüz nokta, onun yarattigi komfor ve belki de parasal yönü olmustur. Ama onlarin yarattigi hava kirliligine yol açtiklari gibi ekolojik sorunlar üzerinde fazla düsündügümüzü sanmiyorum.
Enerji tüketimi, ayni zamanda dogal kaynaklarin tüketimi de demektir. Kömür, petrol, dogalgaz gibi enerji kaynaklari da diger dogal kaynaklar gibi dogada sinirlidir. Tüketilen bu kaynaklari tekrar kazanmak mümkün degildir. Bundan dolayi, enerjiyi akillica kullanmak gerekir. Enerji tasarruf edildigi taktirde hem para rasarruf etmis oluruz, hem de çevremizi korumus oluruz.
Enerjiyi tasarruflu kullanmanin birçok yollari vardir:
- Yeni alinacak elektrikli aletleri, özellikle sogutucu aletlerde, elektrik kullanim oranina dikkat edilmelidir. Bazi aletlerin fiyatlari ucuzdur ama çok elektrik harcalar.
- Buzdolabi, ocak ve kalorifer gibi isiticilardan uzak, soguk bir köseye birakilmalidir.
- Buzdolabinin kapisi uzun süre açik birakilmamalidir. Buzdolabinin kapisi her açilip kapandikça, içine sicak hava girer ve bunu sogutmak için elektrik harcanir.
- Derin dondurucularin ve buzdolaplarinin buzlari düzenli olarak eritilmelidir.
- Yemek pisirirken kullanilan kaplarin tabanlari isitici ile ayni boyutta olmalidir ve tencereler kapagi kapali olamasina dikkat edilmelidir. Agzi kapali tencerede su, agzi açik tenceredeki sudan daha kisa bir sürede kaynar. Böylece de daha az enerji tüketilir.
- Yemek pisirirken firin önceden gereksiz yere açik tutulmamalidir ve pisirme esnasinda firinin kapagi gereksiz yere açilip kapatilmamalidir. Firin kapaginin her açilmasinda isini disariya kaçar. Firindan sicak hava disariya kaçinca, kayip isiyi yerine getirmek için daha çok elektrik harcanir. Bu hem enerji, hem de para kaybi demektir.
- Pencere ve kapilar iyi izole edilmelidir.
- Pencereler sürekli yatay açik olarak tutmaktan kaçinilmalidir.
- Ev sicakligi 18-20 derece arasinda ayarlanmalidir: (Azalan her derece ile, kalörifer masrafi %6 oraninda azalir.) Kisin odayi havalandirirken sadece kisa süre için pencereler tamamen açilmalidir ve ayni zamanda kalöriferler kapatilmalidir.
- Kalöriferin üstü ve önü kapatilmamalidir, ayrica islak çamasirlari kurutmak için üstüne sermekten kaçinilmalidir.
- Çamasir ve bulasik makineleri iyice doldurulduktan sonra çalistirilmalidir.
- Çamasirlar kurutma makinasi yerine, açik havada da kurutulabilir.
- Enerji tasarruf lambalai kullanarak %80 oraninda ceyeran tasarruff edilebilir. Bunlari fiyatlari ilk basta pahali olabilir. Ama lambalar az elektrik harcadigindan ve uzun ömürlü olduklarindan dolayi, her zaman bu farki kapatirlar.
- Kullanilmayan odalarin lambari kapatilmalidir.




























Son Yorumlar