Türkiye gider Mersine, eller gider tersine…

“Türkiye gider Mersine, eller gider tersine”: Akkuyu/Sinop… – Fikret Başkaya

Bildergebnis für fikret baskaya
“Herhangi bir yere termik santral mi kurulması, yoksa fidanlık mı yapılmasına yöre halkı değil de, “uzmanlar” ve “bilim adamları” karar verdiği sürece, bilim ve teknolojinin bir baskı ve sömürü aracı olarak kullanılmasının önüne geçilemez”.*

Akla, mantığa, izana, hukuka, insana, doğaya mugayir bir tesis neden kurulur? Cevap belli değil mi? ‘Politik ve ekonomik çıkarların bir gereği’ olduğu için… Bu yazının yazıldığı saatlerde Putin’le Erdoğan Akkuyu’da kurulacak nükleer santralin temelini Sarayda atıyorlardı… Moskova’da da atılabilirdi… Modern teknoloji öyle bir şeye imkân verdiğine göre… Artık ele kürek almak gerekmiyor… Bu santralin kurulmasının hiç bir haklı gerekçesi yok. Büyük yıkımlara, zararlara neden olacağında da tek şüphe yok… Yöre halkına rağmen kuruluyor. Hiç bir itiraz dikkate alınmıyor, hiç bir tartışmaya izin verilmiyor… Polis devletinin marifeti olarak gerçekleşiyor…

Bu santral tamamlandığında, tüm reaktörler devreye girdiğinde Türkiye’nin elektrik enerjisi ihtiyacının %10’unu karşılayacakmış… İnsana, doğaya, topluma verilecek zararlar ve yıkımlar için de bir rakam, bir oran verebilirler mi? Onulmaz olumsuzluklar içeren  bu tesis kimim için ne anlama geliyor? Nükleer enerji lehine ileri sürülen gerekçelerin bir anlamı ve inandırıcılığı var mı?

Fosil yakıtların küresel ısınmaya neden olduğu, nükleer enerjininse temiz bir enerji olduğu söyleniyor. Eğer mesele sera etkisi yaratan gaz emisyonunu azaltmaksa, nükleerden daha az gaz emisyonu yaratan güneş enerjisine neden yatırım yapılmıyor? Nükleer enerji Türkiye’nin dışa bağımlılığını azaltacak mı, artıracak mı? Santrali Ruslar kuruyor, onlar işletecek, reaktörü çalıştırmak için gerekli uranyum dışardan ( Nijerya, Kazakistan, Kanada) ithal edilecek ve uranyum rezervleri sınırlı… Almanya nükleer santralleri kapatıp, güneş enerjisine geçerken ve daha şimdiden enerjinin önemli bir bölümünü güneşten sağlarken, bir güneş ülkesi olan Türkiye neden pahalı bir yatırımı tercih ediyor? Unutulmasın, bir proje ne kadar büyükse kâr da o kadar büyüktür… Siz son dönemde “büyük projelerin” neden ‘moda’ olduğunu sanıyorsunuz?

Neden her seferinde daha çok enerji üretmek akla geliyor da enerji tasarrufu hiç akla gelmiyor? Sokaklar bile yazın soğutuluyor, kışın ısıtılıyor… Bu hovardalığın, bu israfın ne anlamı var? Eğer ciddi bir enerji tasarrufuna girişilse, belki şu anda kullanılan enerjinin yarıya yakınını üretmeye gerek kalmazdı. Tabii santralin finansmanı için harcanacak 20 milyar dolar da yenilenebilir enerjilere harcanabilirdi…

Öyle bir şey bu aşamada mümkün değil, zira enerji özelleştirilmiş durumda. Daha çok kâr etmek için her seferinde daha çok üretmek ve tüketmek şart!.. Oysa daha az enerji tüketerek bu günkünden daha iyi yaşayabiliriz.
Bir saçmalık da nükleer enerjinin istihdam yarattığıyla ilgili… Neymiş efendim reaktörler devreye girdiğinde 3500 kişiye, inşaat aşamasında da 10.000 kişiye iş imkânı sağlayacakmış…  Oysa, enerji tasarrufuna girişilse ve yenilenebilir enerji tercihi yapılsa, bunun çok üstünde istihdam yaratmak işten bile değildir… Şu an itibariyle bile Avrupa’da yenilenebilir enerjiler nükleerden 5 kat daha fazla istihdam yaratıyor…

Çok büyük bir tehlike de nükleer atıklarla ilgili. Bu santraller radyoaktif artıklar üretiyor ve bunları etkisizleştirmek sanıldığından çok daha zor… Etkileri yüzlerce, binlerce yıl devam ediyor… İnsan sağlığı açısından çok büyük riskler söz konusu… İnsani, teknik ve atmosferik kaza riskinin de dikkate alınması gerekiyor… ABD’de Three Miles Island, Rusya’daki Çernobil, Japon’da Fukişuma, yüzlerce kazadan bir kaçı sadece… Türkiye’nin her türden kazalar konusundaki sicili de malûm… Aslında her şey apaçık ortada ama görmek için göz lazım. Mersin’de ve Sinop’da inşa edilecek reaktörler, havayı, suyu (iki denizi), toprağı zehirleyecek… Akıl almaz bir doğal çevre tahribatına neden olacak… Velhasıl tam bir gaflet ve dalalet durumu…

Aslında nükleer santrallere bir başka nedenle de karşı çıkmak gerekiyor: Bu santraller büyük güvenlik önlemleri gerektiriyor. Dolayısıyla santrallerin kurulduğu alan bir tür askeri alan haline geliyor. Halka ve halk denetimine kapatılıyor. Mesela Sinop Nükleer Santrali için 10 milyon metrekare alan- ki bir fikir vermek için bu alan 1415 futbol sahası kadar- halka kapatılacak… Her iki santral Akdeniz’in ve Karadeniz’in ısısını artıracak ve canlı yaşamını olumsuz etkileyecek… Balıkçılığı, tarımsal üretimi zora sokacak… Güzelim doğa politik/ekonomik/jeopolitik çıkarlara feda edilecek…

Bunca olumsuzluk, muhtemel riskler ve yıkımlar söz konusuyken; nükleerde ısrarın bir nedeni daha olmalı… Ya da bir çok ülke neden nükleer santralleri ‘vazgeçilmez’ sayıyor? Hiç bir zaman dillendirilmeyen o neden şu: Nükleer, atom bombasıalanına giriyor. Güçlü bir devlet olmak için nükleer silaha sahip olmak şart deniyor…  2026 yılında enerji ihtiyacımızın %7,7’sini karşılayacak olan Akkuyu Nükleer Santrali, tüketim talebinin aynı şekilde artacağı düşünüldüğünde 2030 yılında ihtiyacın %6,3’ünü, 2040 yılında %3,9’unu karşılayacağı görülmektedir.

“Akkuyu Nükleer santralinin 4800 MW güç ile Türkiye’nin elektrik ihtiyacının %10’unu karşılayacağı söyleniyor. 2016 yılında çalışsaydı, Akkuyu’nun üretimi toplam elektrik üretiminin %13’ü, toplam enerji tüketiminin ise %2,3’ünü oluşturacaktı.

Ama sorun enerji ihtiyacındaki payı değil. Çünkü zaten bugün 85 bin MW kurulu güç var ve 50 bin megawatt saati aşmayan bir tüketim var. Yani bugün Akkuyu faaliyete geçse, 2017’de atıl olan 35 bin MW’dan fazla kapasiteye 4 bin 800 MW daha eklemiş olacağız. Doğru olan enerji ihtiyacımızın %10’unu karşılaması değil, atıl kapasitemizi %10 arttırması…”

Sivil araştırmalar da askeri amaçların hizmetine sunuluyor. Ve nükleer santraller bazı silahların üretimi için gerekli olan plütonyum üretmeyi mümkün kılıyor… Yukardaki rakamlar asıl amacın sadece enerjiyle ilgili olmadığının, politik/ stratejik kaygıların da söz konusu olduğunun bir göstergesidir. Zira, toplam elektrik enerjisi ihtiyacını %3,9’u devede kulaktır… Nükleer enerji yüksek teknoloji demek, dolayısıyla büyük sermaye gruplarının sanayinin belli kesimlerini denetim altına almalarına imkân veriyor. Bizimki gibi ülkelerin nükleer enerji tercihi yapmalarında nükleer lobilerin rolü de önemsiz değildir…

Başkaları nükleerden çıkmanın çarelerini ararken, Türkiye’nin böyle bir maceraya girişmesi son derecede anlamsız ve rahatsız edici. Lakin bu ülkede rasyonalitenin gereği olan, akla uygun pek bir şeyler yapılmadığı dikkate alınırsa, bu tersine gidişin de “şeylerin normal hali” sayılması şaşırtıcı değil!

Bu saçmalık bu gün değilse de, fazla geç olmadan ama mutlaka durdurulmalıdır… Bunun için bilgilenmeyi, bilinçlenmeyi ülke sathına yaymak, yeni bir politikleşme yaratmak, dahası bu durumu bir fırsata dönüştürmek bizim irademizi aşan bir şey değil…BAŞARABİLİRİZ…

* Söylendiğine göre, Nobel Ödüllü profesör Aziz Sancar, Akkuyu Nükleer Santraline destek vermiş… Uzmanın, uzmanlığın aslında neye yaradığına dair iyi bir örnek.

Bu makale: http://ozguruniversite.org/2018/04/03/turkiye-gider-mersine-eller-gider-tersine-akkuyu-sinop-fikret-baskaya/ sitesinden alıntdır
Reklamlar

22 Mart “Dünya Su Günü”.

Bugün günlerden 22 Mart “DÜNYA SU GÜNÜ”

Dünyanın her yerinde 22 Mart’ta, “Dünya Su Günü” kutlanıyor. Birleşmiş Milletler’in içilebilir su kaynaklarının korunması ve çoğaltılması amacıyla ilan ettiği “Dünya Su Günü”nde su kaynaklarının azalması endişe verici bir boyuta ulaştı.

Waternet, resmi verilerden derlediği araştırmasında, temiz su kaynaklarının yok olmasıyla dünyayı bekleyen tehlikeyi ortaya çıkarıyor.

2030 yılında su sıkıntısı çekmesi beklenen ülkeler arasında Türkiye de bulunuyor.

Rapordan dikkat çeken detaylar şöyle:

– Son 100 yılda dünyada su tüketimi 10 kat artarken, kişi başına düşen su miktarı yarı yarıya azaldı.

– Sanayileşme, çarpık kentleşme, nüfus artışı ve atık su sorunu nedeniyle temiz suya ulaşmak gittikçe zorlaşırken, dünya nüfusunun yüzde 20’si içilebilir temiz sudan mahrum.

– Dünyada 748 milyon kişi, bir başka deyişle her 10 kişiden biri güvenilir suya erişemiyor.

– Düşük ve orta gelirli ülkelerde, sağlık tesislerinin 1/3’ü güvenilir su kullanamıyor.

– Dünyada 470 milyonu aşkın kişi su kıtlığı çeken bölgelerde yaşarken, her yıl başta çocuklar olmak üzere 10 milyon kişi sudan kaynaklanan salgın hastalıklar sebebiyle hayatını kaybediyor.

– 2030 yılına kadar küresel su talebinde yüzde 55’lik bir artışın yaşanması beklenirken, söz konusu yılda mevcut su kaynakları toplam su talebinin yalnızca yüzde 60’ını karşılayabilecek.

Su doğada sonsuz ve sınırsız olmadığından dolayı, varolan tatlı su kaynaklarını korumamız için, evlerde rahatınızı bozmadan da birçok olanaklarla su tasarruf edebiliriz.

Su tasarruf ederek hem çevremizi korumuş, hem de atık su temizliği için maddi giderimizi azaltmış oluruz.

21 – 26 Mart Orman Haftası

Tabiat ozanımız Aşık Veysel’i ölümünün 45. yıl dönümünde saygıyla anıyorum.

Aşık Veysel “Orman” isimli eserinde, ormanın biz canlılar için ne kadar önemli olduğunu dile getirmiş.

Faydalarını saymakla bitiremeyeceğimiz Ormanlarımızın değerini çok iyi bilmemiz lazım.

Her yıl 21-26 Mart arası Dünya Orman Haftası olarak kutlanan bu günleri vesile bilerek, ormanların değerini anlamak için, birkaç dakikamızı ayırarak biraz araştırma yapılabilir diye düşünüyorum…

Nasıl bir dünyada yaşamak istersiniz?

Önümüzdeki yıllarda nasıl bir dünyada yaşamak istersiniz?

“Umurumda değil!” diyebilirsiniz.  “Ben yaşadığım kadar yaşadım.  Bundan sonrasından bana ne?”  Kabul, öyle olsun.  Ama eğer gençseniz nasıl düşünürsünüz?  Ya da çocuklarınız, torunlarınız ileride iyi yaşasınlar istiyorsanız, ne dersiniz?  Aşağıdaki grafikte dört olasılık var.  Birini ya da ötekini seçmek bizlerin elinde.  Daha doğrusu, bizim seçip yetki verdiğimiz politikacıların ve onlarla içli dışlı olmuş büyük firmaların.

Konu, sera gazı salımı ve bunun getirdiği, getirmekte olduğu, ileride getireceği küresel ısınma.

Grafiği açıklayalım.  Aşağıda, yatayda yıllar var.  1970’ten 2050’ye kadar uzanmışlar.  Düşeyde de milyar ton cinsinden dünyanın tamamındaki yıllık sera gazı salımı.  Karbon dioksit miktarına dönüştürülmüş olarak.

Kırmızı çizgi geçmişten bugünlere gerçekleşmiş yıllık salım miktarlarını veriyor.  Durmadan artarak yükselmiş.  Küresel ısınmayı tetikleyerek.

Daha sonrasında ise önümüzdeki dört seçenek görülüyor.  En yukarıdaki sarılı çizgi “Hiçbir önlem alınmazsa ne olabilir?” sorusuna ışık tutuyor.  Yani yıllık sera gazı salımı olduğu gibi, keyfince artarak devam etse…  O zaman küresel ısınma (yüzyılın sonunda) 4,8°C gibisinden bir değer kazanacak.  Yani dünya cehennem gibi olacak; yaşanmaz bir durum belirecek.

Yeşilli çizgi ise tam iki yıl önce, Aralık 2015’te 195 ülkenin Paris’te imzaladığı antlaşma gereği söz verilmiş olan sera gazını azaltma çabalarının (bugün mevcut uygulamaların ışığında) mümkün sonucunu veriyor.  İyi güzel de, bu durumda küresel ısınma (gene yüzyılın sonunda) 3°C’ye ya da 3,2°C’ye ulaşıyor.  150 yıl önceki duruma göre.  (Kıyaslamalar hep bu tarihe göre yapılıyor, çünkü dünyanın tamamını içeren sistemli ölçümler o zaman başlamış.)

Geldik mavili çizgiye.  Bu, “Yıllık salımı öylesine azaltalım ki, küresel ısınma 2°C’nin altında kalsın.” isteğini yansıtıyor.  Yani gaz salımını durmadan azaltarak küresel ısınmayı iyice frenleyelim.  Aralık 2015 toplantısının temel hedefi aslında buydu.  Bilim dünyası küresel ısınmayı mutlaka bu değere indirme zorunda olduğumuzu söylüyor; daha fazlasının felaketler getireceğini belirtiyor.  Ülkeler de antlaşmayı alkışlayıp, imza basıp, coşkulu nutuk attıkları zaman bu düzeye inmeyi kabul ettiklerini ileri sürmüşlerdi.

Gene Paris toplantısında “2°C iyi güzel, ama aslında yeterli değil.  Konuyu garantiye bağlamak için biraz ek çaba gösterelim de 1,5°C’ye yönelelim.” denmişti.  Bu isteğe her ülke kafa sallamıştı.  Bu hedefi yaratması gereken salım miktarlarını da morlu çizgi simgeliyor.

Bu noktada aklınıza yeşilli çizgiyle ilgili bir soru takılabilir.  “Ülkeler Paris toplantısındaki imzalarına uygun çaba gösterselerdi artış 2°C olacaktı.  Bu çizgi şimdi niye 3°C’den söz ediyor?”  Yanıtı çok basit.  Çünkü ülkeler son iki yıl içinde yapmaları gerekenleri yapmadılar; beklenen hazırlıklara bile girişmediler.  Acaba savaşı kaybettik mi?  İleride çok zorlanacağımız bir dünyaya doğru yol mu alıyoruz?

Üstüne üstelik, sera gazı şampiyonu bazı firmalarla içli dışlı olan Donald Trump ABD’yi antlaşmadan çekmekten söz ediyor.  Ülkesinin Çin’den sonra en fazla salım yapan yer olduğunu unutmamak gerek.  Demek ki tehlikenin boyutu büyük.

Yukarıdaki grafiğin özetinin özeti şöyle: Ülkeler Paris antlaşmasını alkışlarken yaptıkları taahhütleri yerine getirmiyorlar.  Uygulamaktan çok uzaktalar.  Dolayısıyla bilim dünyası sıkıntı içinde…  Telaş içinde…

Yukarıdaki grafik 31 Ekim’de yayımlanmış bir rapordan geliyor: “The Emissions Gap Report 2017”.  Raporun sahibi Birleşmiş Milletler Çevre Programı (UNEP).  Kurum 2010’dan beri her yıl, o yılın durumunu ortaya koyan kapsamlı bir çalışma sunuyor.  2017 raporu 510 bilimsel araştırmadan yararlanmış.  Çalışmaya değişik ülkelerden 206 uzman bilfiil katkıda bulunmuş.

Bunu “Sera gazı salımlarındaki yetersizlikler raporu” gibi görmek mümkün.  Dünya ölçeğinde neredeyiz?  Nereye gidiyoruz?  Yetersizliklerimiz neler?

Öneririz, bir göz atın bu rapora.  Çok değişik konuları ele almış bir araştırma.  Kaderimizi yüksek sesle haykıran bu uyarıyı ciddiye almak gerekiyor.  Sunulan metni çok hacimli bulursanız en azından baştaki özeti okuyabilirsiniz.  Buraya tıklayarak ulaşabilirsiniz rapora.  (Karşınıza gelecek sayfa tertemizdir; virüslü değildir.  Endişe etmeyin.)  Daha önceki raporlara da göz atmak isterseniz şu adrese gitmeniz gerekiyor.

Yeni rapordan birkaç ilginç noktaya kısaca vurgu yapalım:

  • İyi bir haber: Bu sıralarda fosil kaynaklı enerjilerde maliyet artışı var; çünkü (benzin, gaz gibi) girdilerin fiyatı yükselmekte. Öbür yandan, tükenmez kaynaklı enerjide önemli maliyet düşüşü gerçekleşmekte.  Ve bu gidiş devam ediyor.  Sonuçta bu tür enerji daha cazip olmaya başlıyor.  Ancak kamu politikaları rüzgâr enerjisi, güneş enerjisi ve benzeri girişimleri daha fazla desteklemeli.
  • Fosil kullanımın radikal biçimde frenlenmesi gerekiyor. Başka bir deyişle, doğadaki petrolün üçte biri, gazın yarısı, kömürün en az %80’i toprak altında bırakılmalı artık.  Özellikle kömür santralı yapımlarının durdurulması gerekiyor.  Yeryüzünde şu anda 6.700 kadar kömürlü enerji santralı var; bunların yavaş yavaş sökülmeye başlanacağı zaman geliyor.
  • Hükümetler alternatif ulaşım yöntemlerine daha fazla yönelmeli; toplu ulaşım, bisiklet ve benzerlerini daha fazla desteklemeli.
  • Orman tahribatı durdurulmalı; büyük ağaçlandırma kampanyaları başlatılmalı.
  • Kentleşmenin dünya çapında devam ettiği gözleniyor ve bu eğilimin daha da hızlanacağı biliniyor. Bu bakımdan yapılaşma yöntem ve teknolojilerinin eski biçim ve anlayışları terk edip yepyeni düzenlere yönelmesi bekleniyor.  Örneğin, küresel ısınma nedeniyle durmadan artacak olan klima kullanımı gereksinimini en aza indirecek yapısal çözümler gündeme gelmeli.
  • Dünyanın en gelişmişleri diye kabul edilen ve sera gazını frenlemede en büyük rolü oynayacakları umulan G20 ülkelerinde (yani Avrupa Birliği ve 19 ülkede) belli bir çaba gözleniyor şu anda. Ancak yürütülen girişimler, çoğu ülkede, vaktiyle resmen ifade edilmiş taahhütlerin hayli gerisinde kalıyor.  Bununla birlikte G20’nin içinde yer alan üç ülke (Arjantin, Suudi Arabistan ve Türkiye) taahhütte bile bulunmamış.

Bu yazının Kaynağı: Atila Alpöge, Ekogazete, 2.11.2017 / Yararlanılan kaynaklar: Pierre Le Hir, Le Monde, 1.11.2017 – Fiona Harvey, The Guardian, 31.10.2017

Nükleer Enerjiye #HAYIR

Nükleer enerji kapkaranlık bir tunelde korkarak ilerlemeye benzer. Tehlikenin hangi yönden ve nasıl geleceğini beklemek gibidir. Torunlarımızın ve onların torunlarının sağlıklı bir geleceği için nükleer enerjiye #HAYIR